27 Ocak 2018 Cumartesi

HAYAL AĞACIM




HAYAL AĞACIM

hayal ağacım resim ile ilgili görsel sonucu


 Edebiyat


Merhaba Gönül Dostlarım,


Dil ve konuşabilme yeteneği, insanoğluna yaratılışıyla birlikte bağışlanmış ve onu diğer canlılar üzerinde üstün kılmış en önemli özelliklerinden birisidir. İnsan adı verilen bu canlı türünün en üstün özelliği düşünebilmesi ve muhakeme edebilmesidir. Dil-düşünce ilişkisi ise, yüzyıllardan beri araştırılan bir konudur. Kimi dilbilimcilere  göre, dil, düşüncenin evidir. Diğer bir söyleyişle, düşünce ancak dille oluşur ve yine dil sayesinde dış dünyaya aktarılır. Çok yeni sayılabilecek bir bakış açısına göre ise, adlandırma ve kavramlar olmadan düşünce üretilemez. Öyle anlaşılıyor ki insanı insan yapan bu iki temel özelliği, birbiriyle yakından ilgilidir.


Dil, bireye düşünce üretebilme, düşüncelerini dışa vurma, bilgi edinme, geçmişini hatırlama, gününü yaşama, geleceğine yön verme, kişiliğini kazanma, hayatını sürdürme gibi daha pek çok açıdan yardımcı olmaktadır. Bu yönüyle dil, daha çok bireyseldir. Çünkü, kişiliğimiz biraz da dilimizle kazanılır ve kişiliğimiz aslında dilimizde gizlidir. Dil, ferdî ve millî kişilik ve kimliğimizi bünyesinde barındırır. Dil, hayatın her safhasını kapsayan, her an onun içinde yaşadığımız genişçe bir dünyadır. Kısacası, dil, aslında hayatın kendisidir.
Alıntı : Yard. Doç. Dr. Ertuğrul YAMAN, turkedebiyatı.org

Dilimiz Kimliğimizdir: Dilimize Sahip Çıkalım!


Önce Kendinizi Sevin, sonra da Sevdiklerinizin, sahip olduklarınızın ve size değer verenlerin kıymetini bilin ki, Mutluluğunuz daim olsun... En iyi dileklerimle. Esen kalın... 
Unutmayın ki, sizin beğenmediğiniz yaşantınız, bir başkasının hayali olabilir.

HAYAL AĞACIM



hayal ağacım resim ile ilgili görsel sonucuKonfüçyus’a sormuşlar, “Sana bir devleti yönetme yetkisi verilseydi,ilk düzelteceğin, en önemli şey nedir ?”
Ne cevap vermiş biliyor musunuz?
“Dil” demiş. “Önce bir ülkenin dilini düzeltirdim.”
“Çünkü dil düzgün kullanılmazsa insanlar düşüncelerini doğru ifade edemezler.
Düşünceler iyi anlatılamazsa yapılması gereken işler düzgün yapılamaz.
İşler düzgün yapılamazsa düzen bozulur.
Ve düzen bozulursa adaleti sağlayamazsınız”
Sadece Konfüçyus demiyor bunu, Albert Camus de söylemiş uzuuun yıllar önce :
”Benim iki vatanım var, biri Fransa, biri Fransızca. Fransa’ yı korumak için Fransızca’ nın hudutlarında nöbet tutuyorum” diye...
Ne etkileyici değil mi?
Hayat dediğimiz şey tam da böyle aslında. Çok temel , çok basit sandığımız, hiç üstünde durmaya gerek görmediğimiz konular, önümüzdeki en önemli mihenk taşları .
Son zamanlarda sıklıkla söylendiğim, güzelim dilimizdeki bozulmaları düşündüm. Taktığım kelimeler var benim. Duyunca diken diken oluyorum resmen.
Mesela “tabii ki de”.
Yahu canım kardeşim, o “tabii ki”. Zaten onu söylediğin zaman anlamını yeterince veriyorsun, sonuna o manasız “de”yi eklemek niye?
İyice yerleşti yapıştı dilimize, bir silkip atalım ne olursunuz...
Sonra “geri iade”.
Öyle eğitimli, donanımlı insanların ağzından duyuyorum ki şok oluyorum. İkisi aynı şey zaten. “Geri vermek” de veya “iade etmek” de olsun bitsin. “Geri iade” de nedir yahu? “Atlı süvari” der gibi bir şey. Üniversite yıllarında kendi aramızda konuşurken dalga geçmek için söylerdik, şimdi yaygın olarak kullanılır oldu.
Kırk yıllık “kapora” bir reklam filmi sayesinde oldu kaparo. “Gardrop” yerine gardolap diyor insanlar.
Yalnız yazmaları gerekirken yanlız, yanlış yazmaları gerekirken yalnış yazan var.
Kızımın Türkçe öğretmeni söyledi şok oldum, yazı başlıklarının yarısını küçük harfle, yarısını büyük harfle yazan çocuklar varmış ortaokulda!
Dahi anlamındaki de ayrı yazılır, ki bağlacı falan filan, onlara girmiyorum bile...
Otomatik alternatif metin yok.Sosyal medya sağolsun, o da yozlaştırıyor birçok şeyi.
O güzelim “Sağol” lafını “saol” diye yazar olduk.
Halbuki her sözün bir anlamı var. Her anlam bir niyet aslında. “Sağ ol”, sağlıklı ol, iyi ol, artık ne anlıyorsanız, karşı tarafa iyi bir dilekte bulunmak.
Ama “saol” yazdığınız zaman ne demiş oluyorsunuz söyleyeyim; “hiç”.!
V harflerini w yazıyor gençler , bilmem ki farkında mısınız? Cep telefonu mesajlarına bir göz atıverin isterseniz: “Hadi yaw...”lar, “ Ewett”...ler uçuşuyor ortalıkta. Ve bunu “cool” buluyorlar, ve komik buluyorlar.
Komik gelen şey bir defalık yapılır, bir şeyi sürekli ve herkes
( herkez değil herkes!) yapıyorsa o artık komiklikten çıkıp dilin bozulmasıyla sonuçlanıyor.
Özetle bir deli bir kuyuya taş atıyor, binlerce akıllı çıkartamıyoruz onu oradan.
Çıkartmadığımız gibi, o deforme edilmiş ne idüğü belirsiz kelimeleri kullandıkça birer taş da biz atıyoruz o kuyuya.
Ne mi oluyor sonra?
O mis gibi suyun kaynağı kuyularımız “kuruyor” sevgili dostlar. İçinde su yerine taş birikiyor.
Dil bir defa bozuldu mu, çürüyen meyvenin yanlarındaki meyveleri de çürütmesi gibi hızla yayılıyor virüs gibi. Bir süre sonra yaygın yapılan yanlışlar doğrular haline geliyor. En vahimi de bu bence.
Çünkü dil derinliğini kaybediyor. Şarkılar da sığ sözlere boğuluyor mesela. Şimdi düşünün, birine “Gözlerinin içine başka hayal girmesin/ Bana ait çizgiler dikkat et silinmesin” demekle aynı mı bugünün şarkı sözleri?
Türk Sanat Müziği çalınmıyor en çok dinlenen radyolarda. “Enginde yavaş yavaş günün minesi soldu” gibi bir ifadenin insanın ruhuna katacağı boyut nerede, bugünün şarkı sözleri nerede?
Şiir de okumuyoruz artık. O derin ifadelerden uzaklaşıyoruz o yüzden. “Her yanına çiçek yağmış erik ağacının, ışık içinde yüzüyor” diye tarif edildiğinde gözünüzün önüne gelen manzaraya paha biçebilir misiniz?
Dedemin eski mektuplarını buldum geçen gün. Kimini sınıf arkadaşlarına yazmış, kimini iş arkadaşlarına... Hepsi “Azizim” diye başlıyor.
Aziz ne demek biliyor musunuz? “Sevgide üstün tutulan, değerli”.
“Naber kankaaa? “ Haberim yokmuş gibi çek panpa!” gibi hitaplar, o deyimin yanında nasıl da sığ, nasıl da boş kalıyor değil mi?
Lise yıllarında babamın bir hocası varmış, kızdığı zaman dermiş ki “Hakaretimin mızrabını haysiyetinizin telleri üzerinde gezdiriyorum, ses verin”. Çocukken çok gülerdim. “Neydi baba, neydi? Bir daha söylesene....” :)
Şimdi bu yaşımda nedense içimi sızlatıyor. Azarlayacağı öğrencileri için bir öğretmen bundan daha ince bir ifade kullanabilir mi?
Diyeceğim o ki, kullandığımız her kelime bir çeşit kodlama, bir niyet. O yüzden önemli.
İnsanlar kabalaştı diyorsak, önce kendi kullandığınız dile dikkat edeceğiz. Acaba biz nasıl hitap ediyoruz çevremize?
Düşüncelerimizi inci tanesi gibi özenle seçilmiş kelimelerle ifade ettiğimizde ne sonuç alıyoruz , hoyrat ve özensiz kelimeleri sıraladığımızda nereye varıyoruz?
Gün içinde binbir insanla konuşuyoruz. Peki...
Hiç düşündünüz mü, karşınızdakinin ne dediğini “dinliyor musunuz” gerçekten?
Yoksa sadece cevap vermek için mi bekliyorsunuz?
Belki “gerçekten dinlesek” yanıtımız çok farklı olacak.
Daha az kızacağız mesela, daha az haksızlığa uğradığımızı düşüneceğiz.
Belki biz etrafımızdaki canları dinlemeye başladığımızda, birileri de bizi can kulağıyla dinlemeye başlayacak.
O zaman anlayacağız ki meğer sağırmışız biz.
Birbirimizi ancak “dinleyerek” duyabileceğimizi fark edeceğiz.
Daha da önemlisi, o zaman Mevlana’yı anacağız belki de. Hani demiş ya, “Kelimeleri kullanmayan bir ses var. Onu iyi dinle” diye.
O sözün de ne demek olduğunu da anlayacağız.
Kelimelerin benliğimizdeki en değerli hazineler olduğunu bildiğimizde her şey değişecek.
Kaderimiz bile...

Görüntünün olası içeriği: 2 kişi, gülümseyen insanlar, iç mekan


Bige Güven Kızılay
16.01.2017

4:04

Türkçeye Karşı Uydurukça

Matbuat TV
7,1 B görüntüleme
Yeni



Günün Sözü :
İlgili resim


İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
27 Ocak 2018, Antalya




26 Ocak 2018 Cuma

KEHRİBAR ZAMANINDA AŞK



kehribar zamanı aşk resim ile ilgili görsel sonucu




Merhaba Gönül Dostlarım,

Kitap tanıtımlarına devam ediyorum. Bu roman bambaşka ve çok daha saf duyguların olduğu bir dünyaya götürüyor insanı, okuyucusuna geçen zamanını unutturacak güzellikte gerçek hayatlardan uyarlanmış bir aşk romanı.. Bu kitabı okumanızı önemle tavsiye ediyorum Yazının sonundaki Vtr ' leri mutlaka izleyiniz lütfen!


Önce Kendinizi Sevin, sonra da Sevdiklerinizin, sahip olduklarınızın ve size değer verenlerin kıymetini bilin ki, Mutluluğunuz daim olsun... En iyi dileklerimle. Esen kalın... 
Unutmayın ki, sizin beğenmediğiniz yaşantınız, bir başkasının hayali olabilir.

İbrahim BİROL

****
KEHRİBAR ZAMANINDA AŞK


Emek özürlü ilişkilere, fedakârlık yoksunu aşklara, sadakat sakatı dostluklara, sabırdan arınmış yılları yaşayanlara inat… Bir aşk hikâyesi…
kehribar zamanı aşk resim ile ilgili görsel sonucu16 yaşında körpecik bir genç kız… Kendisinden 17 yaş büyük, yüzünü ilk defa nişan gecesi görerek görücü usulü evlendiği 32 yaşında, olgunluk sınırlarında, mesleği hâkimlik olan bir erkek…Bir akşamüstü, güneşin batışını gören bir balkonda, elinizde ince belli kristal çay bardakları, ağzınız bir karış açık dinlediğiniz anılar gibi bir masal…Öyle içten, öyle katıksız…Bir sevgi, fedakârlık, sabır, özen, saygı, minnet ve vefa hikâyesi. İçinde hastalıklar da var, ölümler de, acılar ve hayal kırıklıkları da. Ama bütün bu gerçekler nasıl taşınır, nasıl her bir korku, her bir hüzün sevgiyle harmanlanıp akide şekeri gibi ağızda eritilir gider, onun masalı.
kehribar zamanı aşk resim ile ilgili görsel sonucuSevgi sözcüklerinin söylendiği, seslerin yükselmediği, en ufak emeğe binbir teşekkürün edildiği, başarıların kutlandığı, başarısızlıkların adının “değişim” olarak alınıp hayırlı dileklerle kutsandığı, güngörmüş bir hikâye.
Öyle bir masal ki, sonu, sonsuza kadar mutlu yaşadılar diye biten ve sonu “gerçekten” bu olan bir aşk.Güzellikler güzel iken, sevgiler çıkarsız, törelerimiz töre iken, merhametimiz yüreğimizde kaynıyor iken, ülkemiz bu kadar her şeye sahip değil, aslında fakir ve fakat manen bir o kadar da zengin.
İnsanların emek vererek, gayret ederek, çalışarak, sabrederek, dürüstlükle, hevesle, coşkuyla ve nihayetinde “hak ederek” yükselip saygıdeğer olabildiği zamanları anmak için. Komşuda pişen bize de düşer diyen ve buna gerçekten inanan bir nesil vardı bir zamanlar diyebilmek için…
TANITIM YAZISINDAN:
Ve namus, ahlak, adalet, gurur şimdiki gibi demode değilken yaşam nasıldı, hayal edebilmek için…Yüzyılın aşkı! Üstelik gerçek...“Münevver titreyen elini yavaşça o’ nun eline bırakıverdi. Elini sımsıkı kavradı eli. Sıkı ama nazikçe… Öyle nazik bir tutuş ki, sanki yavru bir kuşu avucuna alırcasına… İncitmemeye özen gösterir gibi…Üstelik bu ayaz kış gününde, nasıl olabiliyorsa sıcacıktı elleri. Yumuşak, güven verici…Başını kaldırdı, baktı Münevver.Göz göze geldiler. Kehribar rengi gözleri vardı!..”Aşk biraz kehribara benzer aslında... Bir ağacın özsuyu gibi insanın doğasında vardır...
kehribar zamanı aşk resim ile ilgili görsel sonucuReçine diye yüzüne bakmadığımız o şey, yıllar boyunca binbir mevsimi yaşar, en sert rüzgârlarda savrulur, en vahşi yağmur taneleriyle dövülür, en sıcak güneşle ısınır, en soğuk karla kaplanır... Sonunda ise şahane bir renkte çok değerli bir taşa dönüşür. Adına o zaman kehribar derler…Aşkın kehribar hali herkese nasip olmaz. Çünkü sabır gerektirir. Emek gerektirir. Hoşgörü gerektirir. Vefa gerektirir. Reçineyi mücevher yapan zorlu süreçte ellerinizi sımsıkı kenetleyip durabiliyorsanız eğer, boynunuza kehribardan kolyenizi ışık ışık bir nişan gibi takarsınız.
Kehribar aşkın ta kendisidir...

Bige Güven Kızılay Bige Güven Kızılay
Facebook’ ta “Hayal Ağacım” adı altında yazılarını okurlarıyla buluşturmaktadır
https://www.facebook.com/hayalagacim/videos/1006954136031788/
https://youtu.be/LWFsnQFlQYg

kehribar zamanı aşk kitabı hakkında yazılar ile ilgili video


Günün Sözü :

“Beni anmak istediğinizde bir buluta bakın, bir kuşa bakın, rüzgârı yüzünüzde hissedin ya da benim için evde vazoya bir çiçek koyun, onu koklayın. Ben baktığınız yerde olurum. ve onurlu iken hayat nasılmış hatırlayabilmek için…" Bige Güven Kızılay

İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/

26 Ocak 2018, Antalya

25 Ocak 2018 Perşembe

DÖRT MUM



HAREKETLİ YANAN MUM RESİMLERİ ile ilgili görsel sonucu



Merhaba Gönül Dostlarım,

Bugünkü yazımda, çok eski bir hikayeyi Bige Güven Kızılay' ın  ' Hayal Ağacım ' adlı kitabından sayfamıza taşıdım. Bu hikayeyi bilenlerimiz tekrar üzerinde bir kez daha düşünsün, okumayanlarımıza tavsiyem bir kaç kez okusun lütfen.

Aslında bu  hikaye bizlere bugünlerde  kaybolmaya yüz tutan  bazı milli ve manevi değerlerimizi, saygı, sevgilerimizi ve yitirdiğimiz hoşgörü duygularımızı,  tekrar geri kazanmamıza  UMUT olması dileğiyle...

Bige Güven Kızılay

hayal ağacım resim ile ilgili görsel sonucu1966 yılında Ankara’da dünyaya gelmiştir. TED Ankara Koleji ve ODTÜ Sosyoloji Bölümünü bitirdikten sonra, tekstil yaşamına devlet memuru olarak Sümerbank’ ta çalışarak başlamış,  EGS Holding ve Tekstil Yatırım Holding yapısında Pazarlama Müdürü ve İstanbul Bölge Müdürlüğü görevlerinde bulunmuştur. Güneydoğu Anadolu’da ilk konfeksiyon atölyelerini kuran TYH Tekstil’den Genel Müdür Yardımcılığı görevi sırasında ayrılmıştır. 2003 yılından beri Pesh Collection markası ile, oteller için özel tasarım bornozlar üretmektedir.  
Facebook’ ta “Hayal Ağacım” adı altında yazılarını okurlarıyla buluşturmaktadır.
Önce Kendinizi Sevin, sonra da Sevdiklerinizin, sahip olduklarınızın ve size değer verenlerin kıymetini bilin ki, Mutluluğunuz daim olsun... En iyi dileklerimle. Esen kalın... 
Unutmayın ki, sizin beğenmediğiniz yaşantınız, bir başkasının hayali olabilir.



Hayal Ağacım,


Görüntünün olası içeriği: yazı
Dört mum bir odada duruyorlar. Oda o kadar sessiz ve boş ki, aralarında fısıldaşıyorlar ve bu duyuluyor.

Birinci mumun adı BARIŞ. Diyor ki, “ Çok esinti var, zor dayanıyorum. Sanırım yakında söneceğim. “

İkinci mum VEFA, “ Ah” diyor, “ Çok mutsuzum, artık vazgeçilmez değilim. Yansam ne oluuur, yanmasam ne olur..”

Üçüncü mum ise SEVGİ, “Gücüm kalmadı “diye sızlanıyor. “ Unutuldum ben artık, değerimi kimse bilmiyor.. “

Tam o sırada içeri bir çocuk giriyor.
Bir bakıyor ki, mumlar sönmüş, üstlerinden incecik siyah bir duman sızıyor.
Feryat ediyor çocuk : “Neden yanmıyorsunuz? Sonsuza dek yanmanız gerekmiyor mu?” diyor ağlayarak...

İşte tam o sırada dördüncü mum konuşuyor birdenbire..

“Korkma. Ben yandığım sürece öteki mumları yakabiliriz.”

“Sen kimsin?” diye soruyor hıçkırarak çocuk..

“Ben” diyor, dördüncü mum , “ UMUT”

Yani çok iyi bildiğim ve defalarca paylaştığım bir hikayedir, ama nedense gözlerim yaşardı bu defa okurken..
Belki de ben o mumların önemini hala çok yüreğimde hissettiğim için.. Onlar sönmesin diye günlük hayatta, orada burada, en çok da yazılarımda kendimi paraladığım için..

Gün gelip de, elime dördüncü mumu alıp , sönen mumları yakabilmek için deliler gibi dolaşacağım aklıma gelmezdi.

Bazen kendimi böyle hissediyorum işte..
HAREKETLİ YANAN MUM RESİMLERİ ile ilgili görsel sonucu
O mumlar hepimizin yüreğinde yanıyor. Bu dört mum var ya, her birimizin gönül hanesinde biblo gibi duruyor.
Zaman bize ne getirirse getirsin, şartlar ne olursa olsun, gördüğümüz olaylar ne kadar bize tam tersini gösteriyor olsa da , biz eğer “insanım” diyorsak, işte o dört mumu içimizde ışık ışık tutmakla yükümlüyüz.
İnsan olarak sorumluluğumuz bu.
Zaten bence bu dönem yaşadığımız bunca akla ziyan olay, yüreğinde o mumları sönmüş insanlar tarafından yaratılıyor.

O mumlar söndü mü, insan boş bir kabuk, vicdansız, erdemsiz bir beden haline geliyor.

Şimdi yeni yıla gireceğiz ya, bu sene ikiye ayırdım dileklerimi.. Bir şahsım için dileklerim olacak, bir de ülkem için..

Diliyorum ki, ülkemde her bir insanın gönlünde dörder mum ışıl ışıl yansın.
Bu ışık, Türkiyemden tüm dünyaya yayılsın.

Karanlık, iyiliğin ışığında boğulsun.

Bir yanlışın çoğunluk tarafından yapılıyor olması onu doğru haline getirmez.
Doğrular tekrar doğru olsun.

Şikayetler son bulsun. Şükür duygusu yüreklerimize hakim olsun.

Hatasız hayat olmaz, ama hatalar özürlerle yıkansın, arınsın, geriye sadece dersi kalsın.

Birbirimize bakışımızda sevgi olsun, anlayış, hoşgörü, vefa olsun.

Birisini eleştirmeden, ötekileştirmeden önce, kendini onun yerine koyma erdemini yüreğine sindirsin herkes.

Bu güzelim, bu cennet ülke, yeniden, birbirine “Bakar mısın kardeş..” diyen insanlarla dolsun.

Başarı, parayla değil, zekayla, yetenekle, azimle, gayretle, çalışkanlıkla, sabırla ölçülür olsun.

Dürüstlük, merhamet, vicdan, hepimizin göğsüne birer nişan gibi takılsın.

O dört mum var ya...

Hepsi birden yansın. Aynı anda yansın.

Üçü zaten söndü diyorsanız......Dördüncüsü hala yanıyor derim..

Siz de benim gibi alın elinize dördüncü mumu, düşün yollara..

O sönmez..

Ne demiş Nazım, “ Umuda kurşun işlemez gülüm..”

Bige Güven Kızılay


Günün Sözü :


"İnsan evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar."  Yaşar Kemal




İbrahim Birol, http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
25 Ocak 2018, Antalya

24 Ocak 2018 Çarşamba

BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİ ( 2 )







Merhaba Gönül Dostlarım,

' Beyaz Zambaklar Ülkesi ' adı altında dün başlattığım yazı dizimin ikinci bölümünü sizlerle bugün paylaşıyorum. 

Yazımın bu bölümünde  Rus yazar Grigory Petrov' un ' Beyaz Zambaklar Ülkesinde'  adlı kitabını sizlere bir özet halinde sunmaya  çalışacağım.
Petrov 1920 yılının sonunda Kırım’dan göç etti. Öldükten sonra bile ismini yaşatacak olan kitabı 1923 yılında yazdı. Kitap hem yazarından daha uzun ömürlü oldu, hem de en az yazarınınki kadar şaşırtıcı olan maceralı bir hayat sürdü. Beyaz Zambaklar Ülkesi, Finlandiya’dır. Ama Petrov’ un çok iyi bildiği ve uzun süre yaşadığı Finlandiya değil, ideal bir devlet, “vaat edilmiş ülke” ne olursa olsun gidilmesi gereken mükemmel bir ütopyadır. Çünkü Finlandiya, Petrov’ a göre, yoksulluktan ve olanaksızlıktan çıkmış, ekonomi, politika ve kültür alanlarında ideal bir toplumu yurttaşları, “hayat mimarları” yorulmak bilmeden çalışan insanlar sayesinde inşa etmiştir.
Bu çarpıcı roman “hayatın yenilenmesi” için bir rehber niteliğindedir..


 Finlandiya eğitim sistemi ile Türkiye' nin eğitim sistemindeki bazı farklılıklara dikkatinizi çekmek istiyorum.



" Düşük maliyetler, kısa okul saatleri,  ile yüksek akademik başarıyı; bireyselliğe,  bağımsızlığa önem veren, öğrencilerine kendi eğitim programını kendi düzenleme sorumluğunu yükleyen eğitim anlayışıyla bol boş zamanı, eğlenerek öğrenmeyi birleştiren Fin eğitim sistemi hala eğitimin rüya ülkesi olmaya devam ediyor. İşte size Fin eğitim sistemiyle ilgili 9 şaşırtıcı gerçek.1- Finlandiya’da zorunlu okula başlama yaşı 7. 2- Fin eğitim müfredatı basit ve genel bir çerçeve tanımlamaktan ibaret. 3- Finli öğrencilere eğitim hayatlarının ilk altı yılında hiçbir şekilde not verilmiyor. Sekizinci sınıfın sonuna kadar  not verme zorunluluğu yok ve öğrenciler standardize edilmiş bir sınav sistemine tabi değiller. Sadece 16 yaşlarındayken ülke genelinde bir sınava giriyorlar. 4-Öğretmenler gün boyu sınıfta ortalama dört saat ders veriyor. Haftada iki saati ise mesleki gelişimleri için eğitimlere katılmak için ayırıyorlar.İlk okulda öğrencilerin ders dışı/teneffüs olarak geçirdikleri zaman toplam 75 dakika. Amerika’da bu oran 27 dakikaya kadar düşüyor. Türkiye’de ise ortalama 45 dakika. 5-Tüm öğretmenlerin en az master derecesi var ve üniversite başarısı en yüksek %10’ luk dilim arasından seçiliyorlar. Öğretmenlik toplum gözünde statüsü en yüksek mesleklerden biri. 6-Öğrencilere ödev verilmiyor çünkü öğrenmenin yeri okuldur. 7-Fin okullarında spora bol bol yer var ama spor karşılaşmaları yapacak takımlar yok. Rekabet, üstünlük kazanmak Fin kültüründe değer verilen bir şey değil. 8-Finlandiya’da özel okul yok ve eğitim harcamalarının tümü devlet tarafından destekleniyor. Finlandiya’da okullar birbirleriyle rekabet etmiyor, aksine dayanışıyor. Okulların hemen hemen tümünün başarı düzeyi aynı. Bu yüzden okulun bir diğerine göre ayrıcalığı yok. 9-Pek çok Avrupa ülkesi ve Amerika’yla karşılaştırıldığında Finlandiya’da eğitime ayrılan bütçenin daha fazlası sınıf ortamına yansıyor. Çünkü öğretmenler de, yöneticiler de hemen hemen aynı maaşı alıyor. Bu yüzden Finlandiya’da eğitim maliyetleri çok  daha düşük. Ancak 15 yıllık kıdemli bir öğretmen ortalama bir üniversite mezunundan daha iyi kazanıyor.
Handan Saatçıoğlu 2014


Finlandiya'nın eğitim sistemi tüm dünyaya örnek gösteriliyor. Peki Finlandiyalı öğrencileri hem mutlu hem başarılı kılan o sistem nasıl? Türkiye'de de uygulanabilir mi? Eğitimci Ali Koç, Fin modeline dair sorularımızı yanıtladı.

Daha az ders daha çok teneffüs, daha az ödev daha çok öğrenme... Öğrencilerin kulağına bu ütopya gibi gelebilir. Ama değil. Gerçekten böyle bir eğitim sistemi var. O eğitim sistemini uygulayan ülke Finlandiya. Eğitimdeki başarısıyla tüm dünyada parmakla gösteriliyor. Öyle ki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Beştepe' de eğitimcilerle yaptığı toplantıda da gündeme geldi, örnekler verildi. 
Finlandiya başarıyı bir günde yakalamadı. Yıllar içinde geliştirdi sistemini. Peki ne yaptı da başarılı oldu?
Hiç ödev yok


Finlandiya'da ilkokulda hiç ödev yok. Üst sınıflarda ise ödev olsa da sayısı az. Bu sistemle uluslararası değerlendirme sınavlarında hep en üst sıralarda yer alan Finlandiya'nın sistemi Türkiye'de de uygulanabilir mi sorusu sık soruluyor son zamanlarda. Finlandiya'nın nüfusu 5,5 milyona yakın. Türkiye'nin ise 80 milyonluk nüfusunda 18 milyon öğrenci var. 
Alıntı : cnnturk.com
Önce Kendinizi Sevin, sonra da Sevdiklerinizin, sahip olduklarınızın ve size değer verenlerin kıymetini bilin ki, Mutluluğunuz daim olsun... En iyi dileklerimle. Esen kalın... 
Unutmayın ki, sizin beğenmediğiniz yaşantınız, bir başkasının hayali olabilir.

Grigory Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesinde

BEYAZ ZAMBAKLAR RESİM ile ilgili görsel sonucuBeyaz Zambaklar Ülkesinde, kurgusal bir romandan daha çok ders verir nitelikte bir kitap. Okuduğunuzda insanı sorgulatan ve okudukça ülkemizi, kendimizi, yaşayışımızı sorgulatan bir eser. Ayrıca ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün okulların müfredatında okutulmasını istediği bir kitap olması bakımından da önemlidir. Çok etkilenerek, ders alarak okudum.

Beyaz Zambaklar Ülkesi bataklıklar ve kayalıklar ülkesi olarak adlandırılan 2 milyon nüfuslu Finlandiya’ nın tüm halkın aydınından, köylüsüne, subayından, memuruna, din adamlarından, öğretmenlerine kadar herkesin birleşerek ülkeyi kalkındırmalarını anlatıyor. Beyaz Zambaklar Ülkesi kitabının yazarı Grigory Petrov kitabı baş karakter Snelman’ın ağzından anlatmış ve kitap 
bölümlerden oluşarak anlatılıyor.

Finlandiyalılar 1811 yılına kadar İsveç hakimiyeti altındaydılar. Bütün iktidar, ticaret ve sanat, okullar ve hatta kilise bile İsveçlilerin elindeydi. Yönetici ve aydın kesimi oluşturanlar, öğretmenler, doktorlar, memurlar ve subayların tamamı İsveçliydi. Bu insanlar Finlandiyalılara üstten bakıyorlardı. Bu durum Finlandiya halkının kültürel gelişimini de etkilemekteydi.19. yüzyılın sonlarına kadar kültürel gelişimleri sadece temel okuma yazma becerileriyle sınırlıydı. Fakat Rusya 1808 yılında Finlandiya’ nın yarısını ele geçirdi ve Rus Çarı eskiden sahip olunan tüm hakların aynı kalacağı sözünü verdi. Bu olay ile beraber kendi kültürlerini özgürce geliştirme olanağı elde ettiler. Fin kültürünü geliştirmek için önderlik etme görevini Johan Wilhelm Snelman üstlendi.

finlandiya'da egitim ile ilgili görsel sonucuSnelman yeni nesil Fin aydınlarının en parlak temsilcilerinden biriydi. Finlandiya’ nın gelişmesi için adeta seferberlik ilan etmişti. Bu göreve öncelikle aydınlarla konuşarak başladı. Onlara aydın olunmanın halka üstten bakmak olmadığını, kendileri ne kadar bilgiliyse halkında öyle olması gerektiğini, öğrendikleri her şeyi halka da anlatmaları gerektiğini söylüyordu. Toplumun alt kesimlerini daha iyi bir hayat kurmak için ne yapmaları gerektiği konusunda eğitmeliydiler. Aydınlardan sonra ise sırada öğretmenler vardı. Yaz boyunca konferanslar veren Snelman öğretmenleri işlerini iyi yapmaları konusunda nasihatler veriyordu.

Din Adamlarını da bu hedef doğrultusunda çok önemli kişiler olarak görüyordu Snelman. Dinsizliği halkın sahip olduğu bütün kutsal değerlerin ölmesi olarak tanımlıyor ve bu maneviyat ruhunun ölmemesi adına ve insanların umutlarını kaybetmemeleri adına din adamlarına çok iş düşüyordu. Din adamları çocukları ve gençleri bir araya getirerek, onları etkilemeye ve inanç aşılamaya çalıştılar. Bunu yaparken de zekayı, bilimi ve hayatın zevklerini aşağılayıp küçümsemediler.

Yönetimde ise Finlandiya ve Rusya arasındaki anlaşma çerçevesince yeni hükümlerin yazdığı yeni bir anayasa 1816 yılında kabul edildi. Böylece parlamento yeniden faaliyete başladı. Finlandiya’ nın her yerinden devlet memurları Helsinki’ ye akın ettiler. Böylece İsveçli devlet adamları yerine Finlandiyalı memurlar geçmiş oldu. Snelman’ ın memurlara çağrısı ise şöyleydi: Vatandaşlarımızın yasalara saygılı veya daha fazlası olan derin adalet duygusuna sahip bireyler olarak yetiştirilmesi için bize yardımcı olun.

En büyük değişimlerden biri ise Ordu’da oldu. İsveçliler döneminde kışladaki askerler içki içer, kumar oynarlardı. Halkla ilgili olan hiç bir konuyla ilgilenmezler ve kaba davranırlardı. Snelman ve arkadaşları bu konuyla ilgili de bir yenilik yaptılar. Subaylara konferanslar vererek askeri eğitimin öneminden bahsettiler. Artık tüm aileler oğullarının askere gidip iyi terbiye almalarını istiyorlardı. Çünkü kışlada bilimden kültüre kadar iyi bir bireyin sahip olması gereken tüm özellikler anlatılıyor, askerler eğitiliyordu.

Bu ve bunun gibi birçok özelliğin değişmesi ve gelişmesi bu küçük ülke adına çok büyük adımların atılmasına sebep oldu. En alt kesimden en üst kesime kadar tüm insanlar çok çalıştı. Bataklıklar ve kayalıklar ülkesi olarak adlandırılan Finlandiya’da insanlar kayalıkların üstüne verimli topraklar yerleştirdiler ve buralarda tarım yapmaya başladılar. Üretim yaptılar, okullar açıldı insanlar okumaya başladılar. Bu ve bunun gibi birçok etken sonucu şuan da Finlandiya refah ve eğitim düzeyi çok yüksek bir gelişmiş ülkedir.

Yazar: Ilgın Kocaman

Günün Sözü :

"Yeni toplumlar yeni şarkılar üretirler." 
" Kendimize ve halk kitlelerine çalışkanlık, azim ve disiplin, güçlü irade aşılayalım, bu özelliklere sahip nesiller yetiştirelim."

İbrahim Birol, http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/

24 Ocak 2018, Antalya