EYLÜL AKŞAMLARINDA...


4. Eylül

Merhaba Gönül Dostlarım,

Aylar süren bunaltıcı pastırma sıcaklarından sonra Eylül ayı bol naneli bir sakız edasıyla çalar kapıyı. İnsan yazın o nemli sıcağında sürüklendiği rehaveti attırırken belki sadece ince bir hırka gerektiren tatlı bir serinlikle yaz ruhunu da devam ettirir. Orada burada gerçekleşen son açık hava festivaller tadından yenmez; hava muhteşem, ortam muhteşem, Eylül muhteşemdir.

Eylül bir geçiş ayıdır; yazın yerini yavaş yavaş sonbahara bıraktığı zaman aralığıdır. Ayın ilk yarısında tasasız ve neşeli yaz günleri hakimiyetini sürdürürken ikinci yarıda yapraklar düşmeye, sonbahar gelmeye başlar. Zaman romantizm vaktidir! Yaz aşklarının diğer yazı çıkartıp çıkartamayacağı bu günlerde belli olur. Olur da çıkartamazsa Eylül’ün son günlerinde en keyifli halinde olan kafeler mevsimi seven bir dolu insanla doludur; belki hayatınızı aşkı yan masanızda latte içiyordu

Yaz boyu sokakları inleten, denizleri, havuzları fetheden enerjik minikler Eylül’de çantalarını sırtlanıp okula dönerler. . Okula dönüş vaktidir. Trafik azıcık fenalaşsa da ebeveynler, yetişkinler nefes almaya başlar. Enerjiler yeni dönemi planlamaya, aktivite kovalamaya, misafir ağırlamaya ayrılır. Okulda dersler devam ederken yetişkinler sakinliğin tadını kitapla dergiyle çıkarır. Eylül huzurludur. Güzeldir.
Alıntı : tezgahcilar.com

Bir başka yazısında Nurten Bengi Aksoy  bakın Eylül ayını bizlere  nasıl tanımlamış :
“Eylülde aşk, eylülde acı, eylülde yalnızlık zordur,
  Eylülde her şey zordur, ben Eylülü onun için severim…”
Diyen şair gibi eylülde her şey zor ve güzeldir. Eylülün ilk günlerini yaşıyoruz, bir başka deyişle hazan mevsiminin başlangıcını. Günler kısalmaya başladı, gittikçe daha da kısalacak. Yaz günlerinin o kavurucu sıcakları yerini tatlı bir serinliğe terk ediyor yavaş yavaş. Doğa bir başka bahara kadar vedaya hazırlanıyor; sarının, kızılın her tonu sarıyor evreni, yapraklar rüzgarların peşi sıra koşturup duruyor. Yani eylül hüzünlerin ve ayrılıkların ayı… Bu nedenle de edebiyatçılara, şairlere ilham kaynağı olmuş hep…

1. Yasak aÅŸkların ayıYasak aşkların ayı

Yirminci Yüzyılın ilk günlerinde yayınlanan Mehmet Rauf’un “Eylül” isimli romanı edebiyatımızdaki ilk psikolojik romandır. Necip ve Suat’ ın yasak aşklarının anlatıldığı umutsuz bir aşk romanı olan Eylül’de yazar kahramanlarının ruh halleriyle eylül ayı arasında çok güzel bir bağlantı kurarak şöyle anlatır bu hüzün ve ayrılık ayını:
Eylül esef ve özlem ayıdır
“Eylül öyle bir ay ki geçen her güzel günü için ona minnettar olmak gerekliydi. Eylül esef ve özlem ayıdır, içine birkaç günlük kış hücumundan acı düştüğü için, insan o güzel havaların, devamlı yazın artık geçtiğini anlayıp esef eder ve özlem çeker.”

3. Durgun hava sanki hep su oluyorduDurgun hava sanki hep su oluyordu

Eylül’ ü okurken; eski İstanbul’un perspektifi içinde betimlenen sonbaharı, eylül ayını ve yüz yıl öncesinin naif aşklarını; o bakışlarla yetinilen, küçük tesadüflerle mutlu olunan birliktelikleri garip bir biçimde içimizde hissederiz: “Hava gittikçe serinliyor, durgun hava sanki hep su oluyordu; gece, berrak, altın pullu mavi tülleriyle titreyerek donuyordu.
Alıntı 
https://youtu.be/Mty_1D86hHQ

 

Günün Sözü :Bazen, akışına bırakmak gerekir; yaprakları, suyu, mevsimleri, olayları, insanları ve bekleyip görmek gerekir sonuçları."  Şems-i Tebrizi 

İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
20 Eylül 2018, Antalya-Turkey



KAYIP KIZ AYLA..

Görüntünün olası içeriği: 7 kişi, gülümseyen insanlar

Merhaba Gönül Dostlarım,

Son günlerdeki çocuk kaybolması, kaçırılması ve küçük çocukların evlerinden uzaklaşması gibi bazı olaylara farkındalık yaratmak adına küçük yaşlarda çocuk sahibi  tüm anne ve babalara bu yazıyı sonuna kadar okumalarını ve çocuklarına sahip çıkmalarını önemle tavsiye ederim...

Türkiye'nin ayağa kalktığı ilk kayıp çocuk vakasıydı küçük Ayla... Cumhuriyet tarihinin belkide en önemli çocuk kaçırma olaylarından birini, Aşağıda okuyacağınız  yazıda, sizlerle paylaşmak  istiyorum...
Yıl 1961 Ekim' in dokuzu. Yer İstanbul. Altı yaşındaki küçük kız her gün yaptığı gibi evinden yüz metre uzaktaki bakkala gidiyor fakat bir daha geri dönmüyor. Kızını bekleyen anne mahalleliye sorup soruşturup kızını bir türlü bulamıyor. Baştan babasına sonra polise haber veriliyor, karakollar hastahaneler akla gelebilecek her yer aranıyor, Ayla' dan hiç bir haber alınamıyor.
Bunun üzerine baba Selahattin Özakar tek kişilik bir savaşa başlıyor.

KAYIP KIZ AYLA..
Yaşıtlarım, gayet iyi hatırlayacaklardır: Bizim çocukluğumuzda bir “Ayla” olayı vardı. O seneler Ayla’ nın bahsi ile geçmiş, aileler bizlere hissettirmeseler de, Ayla’ nın kaderinin kendi çocuklarının da başına gelmesi endişesini gizliden gizliye taşımışlardı. Her şey, İstanbul’da, 1961’in 9 Ekim’inde, öğleden sonra başladı. 1955 doğumlu Ayla Özakar adındaki bir kız çocuğu, o gün öğleden sonra saat dört
sularında, Bahçelievler’deki evinin hemen ilerisindeki bakkala yalnız başına bisküvi
almak için gitti ve bir daha dönmedi. Ayla’ nın kaybolması, bir anda en önemli olay haline geldi. Türkiye, o günlerde siyasi bir çalkantının içerisindeydi. Bir sene önceki ihtilalin, yani 27 Mayıs darbesinin ardından ilk genel seçimler 15 Ekim günü yapılacaktı ve eski Başbakan Adnan Menderes ve iki bakanının, Fatin Rüştü Zorlu ile Hasan Polatkan’ ın idamlarının üzerinden henüz bir ay bile geçmemişti. Ama, dikkatler siyasetten çok Ayla’ nın kaçırılmasına yöneldi.
İlk söylenenler, Aylâ’yı “çingenelerin” kaçırdığı yolundaydı. Polis, şehrin dört bir yanında Aylâ’yı arıyordu. Küçük kızın babası Selahattin Özakar, çocuğunu bulabilmek için polisten de fazla ve filmlere bile taş çıkartacak bir çaba gösterdi.
VİCDANSIZ ŞAKALAR
Kızının nerede olduğunu bildirecek olanlara 20 bin lira gibi o günlerde bir servet
sayılabilecek ödül vaadetti, bastırdığı binlerce el ilânını İstanbul’un dört bir yanında
bizzat dağıttı ve çeribaşıları ikna edip o günlerin İstanbul’ unda bolca rastlanan göçebe çingene kamplarında Ayla’ yı aradı.
Ayla’ dan bir haber yoktu ve ardı arkası kesilmeyen ihbarların hepsi asılsız çıkıyordu. Hatta, babanın felaketin kendilerine eğlence vasıtası yapan bazı vicdan düşkünleri Selahattin Özakar’ a telefon ediyor, ahizeyi kız çocukların ellerine vererek “Babacığım ben Ayla. Seni çok özledim” dedirtiyor ve akılları sıra eğleniyorlardı.
ACABA HAYATTA MI?
27 Mayıs sonrası ilk genel seçimler o günlerde yapıldı ama hiçbir parti iktidarı tek başına alamadı. Gazeteler birinci sayfalarının üst tarafında siyaset literatürümüze ilk defa giren “koalisyon” sözünün ne demek olduğunu yazıyor, sayfanın altında da Ayla hakkındaki son haberleri veriyorlardı.
Ayla’ dan ümit giderek kesildi, aramalara nihayet verildi ama küçük kızın dramı
hiç unutulmadı. Selahattin Özakar, seneler sonra kızı için sembolik bir mezar inşa ettirdi. Ben ve yaşıtlarım, çocukluk senelerimizi hep bu “Ayla” hadisesini işiterek geçirdik. Hemen her gün dinlediğimiz “Sokakta tanımadıklarınla konuşma” yahut “Sana bir şey vermek isterlerse alma” gibisinden tavsiyelerin ve telkinlerin gerisinde büyük ihtimalle “Ayla endişesi” vardı. Aradan geçen 40 küsur yıl sonra da, Ayla hakkındaki tek yazıyı, görebildiğim kadarıyla bundan birkaç sene önce Faruk Bildirici kaleme almıştı, o kadar.
Senelerden buyana hep merak ettim ve Münevver Karabulut hadisesinden sonra, merakım daha da arttı: Ayla acaba hâlâ yaşıyor mu? Küçük kızı evinin hemen ilerisindeki bakkalın önünden kaçıranlar ona ne yaptılar? Bir sapığın elinde can verdi de minik cesedi bugüne kadar bir türlü bulunamayan bir yere mi gizlendi; yoksa ismi, geçmişi ve hatta hafızası bile değiştirilerek başka bir şehirde başka bir isim altında yaşamaya mı zorlandı?
63 YAŞINDA OLACAKTI
Benim temennim bu ikinci ihtimal, yani hâlâ yaşıyor olmasıdır ve şayet hayatta ise şimdi 54 yaşındadır ama asıl adını ve kimliğini bilmemekte, hayatını onu kaçıranların verdikleri başka bir isimle sürdürmektedir. Belki de, hayal bu ya, bir türlü çocuk sahibi olamayan zengin bir çift tarafından kaçırtılıp öz evlâd gibi büyütülmüştür ve bugün yine gerçek kimliğinden habersiz refah içerisinde bir hayat sürmektedir. Hatta, hayattaysa ve hikayesini anlatan bu yazıyı da okudu ise mutlaka içi burkulmuş, küçük Ayla' ya yani bizzat kendisine artık bambaşka bir isme ait olan yüreğinin derinliklerinden üzülmüş bile olabilir...
Falcılar seferber olmuş, korsan filmi bile çekilmişti.
AYLÂ’nın bulunması için sadece babası Selahattin Özakar ve polis değil, çok kişi seferber oldu. Vatandaşlar şehrinmetruk mahallerinde küçük kızın cesedini ararlarken, emekli polisler de dedektiflik yapmaya başladılar.
Bu yoğun çabanın gerisinde insani hislerin yanısıra, Ayla’ nın babasının kızını bulana vermeyi vadettiği 20 bin liralık ödülün de mutlaka tesiri vardı. Ayla’ nın kaçırılmasından birkaç gün sonra, küçük kızı arayanların arasına bir başka grup dahil oldu:
Falcılar ve medyumlar...
Küçük kızın annesi, Aylâ’nın bulunmasını sadece polise ve ödülün peşine düşenlere bırakmak istememiş, olayın daha ilk haftasında falcılara gitmeye başlamış ve bu gidişler gazetelerde haber olmuştu.
İşte bu haberler, ne kadar falcı ve medyum varsa, hemen hepsinin işin içine girmelerine ve her Allah’ ın günü kehanetlerde bulunmalarına yol açtı.
Derken, hadiseye Avrupa’ daki medyumlar el attılar. Gazetelerde “Londra’ nın, Kraliçe’ nin de geleceğini okuyan meşhur medyumu filanca Ayla ’yı gördü” gibisinden haberler çıkıyor, o senelerin meşhur falcı “bacıları” her yılbaşında “Ayla bulunacak” diyorlardı.Ve, hiçbirinin söylediği çıkmadı.
Olayın üzerinden bir sene geçmesinden sonra, bir başka tatsızlık yaşandı: Ayla’ nın kaçırılması Yeşilçam’ da film olmuş ama filmi çekenler küçük kızın acılı ailesinden izin almaya lüzum hissetmemişlerdi.
“Kayıp Kız Aylâ” isimli filmin senaryosunu Afif Yesari yazmış, Hüseyin Kâşif yönetmişti.
Başrollerde Muhterem Nur, Turgut Özatay, Nedret Güvenç ve Atıf Kaptan vardı. Ayla filmde bir çete tarafından kaçırılıyor, Turgut Özatay çetenin reisini,Muhterem Nur reisin sevgilisini, Nedret Güvenç de kaçırılan çocuğun annesini oynuyordu.
Ayla’ nın babası Selâhattin Özakar bu defa hukuki bir mücadeleye girişti, filmi yasaklattı, üstelik bir eksiğiyle bütün kopyaları da toplattı.
“Kayıp Kız Ayla”, sadece Türkiye sinema tarihinin değil, dünya sinemacılığının da yasaklı filmleri arasında bulunuyor.
MURAT BARDAKÇI...

https://youtu.be/UMGMWhOQwtY

Günün Sözü : "Kötü bir şey olduğunda keşke onun değil benim başıma gelseydi denilen tek şey, evlatmış." 

çocuklara sahip çıkılması ile ilgili sözler ile ilgili görsel sonucu

İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
18 Eylül 2018, Antalya- Turkey




ADAMSIN...

Görüntünün olası içeriği: 15 kişi, kalabalık ve açık hava


Merhaba Gönül Dostlarım,
Sinema oyuncusu ve senaryo yazarı Tarık Akan, vefatının ikinci yılında anılıyor. 
Asıl adı Tahsin Tarık Üregül olan sanatçı, 13 Aralık 1949’da İstanbul’da dünyaya geldi.
Barış Zeki, Yaşar Özgür ve Özlem Eregül isimli üç çocuğu bulunan usta isim, 16 Eylül 2016’da, akciğer kanseri tedavisi gördüğü hastanede yaşama veda etti.
Adam gibi adamdı Tarık akan ... kendisi gibi yakışıklı baktı hayata...bıraktığı filmler ve yazıları kültür hazinemiz ... Kendisine Allah' tan Rahmet yakınlarına ve sevenlerine sabırlar dilerim. Ruhu şad ışıklar yoldaşı olsun...
Oğlu Barış Üregül Akan ile yapılan röportajda Babası ile ilgili sözleri şöyledir; 
Görüntünün olası içeriÄŸi: 2 kiÅŸi, oturan insanlar, sakal ve açık havaSolcusu-sağcısı herkes cenaze törenindeydi Çok az insana nasip olur bu! Çünkü babam şu kesimin, bu kesimin adamı değildi. Herkes eşit olsun ve ilerlesin isterdi. O yüzden de cenazesinde her kesimden insan vardı. İnanılmaz bir kalabalıktı! Yetkililer bile bu kadar büyük bir kalabalık beklemiyordu! Hatta biz bir ara endişe ettik, yeteri kadar polis yok diye. Ama tek bir taşkınlık olmadı. Babam görse çok şaşırırdı! Niye? Bu kadar sevildiğini, kalabalığı görse, 'Vay, bu kadar seviliyor muyum?' derdi. Babam çok enteresandır, meşhur olduğunu, sevildiğini unuturdu.
ADAMSIN...
Albay çocuğu olmana rağmen çocukluğunda su satmış, ciklet satmışsan, mahalle çocuğu olarak yetişmişsen adamsın.
Çevrende en güzel kadınlar varken ve sen tüm erkeklerden yakışıklıyken adın magazin gazetelerine düşmemişse adamsın.
Şöhretin zirvesindeyken, Hababam Sınıfı afişinde Münir Özkul'a olan saygından onun adını kendi adından önceye afişe yazdırdıysan adamsın.
Tüm ülke seni izlemek için kuyruk olmuşken, çuvalla para kazanabilecekken halkın sorunlarını, acılarını, hüznünü, insanı anlatmayı seçtiğin için, parasız kalacağını bile bile salon filmlerinden vazgeçip sosyal içerikli ve politik filmlere geçmişsen adamsın.
Yeşilçam'ın belli başlı yapımcılarını karşına alıp aylarca işsiz kalmışsan, işportacı olmuşsan, denizlerde can kurtarmış, taksilerde direksiyon sallamışsan adamsın.
Tam da bu sürecin üzerine "Maden" diye bir film çevirmiş ve bir de sistemin dikkatini üzerine çekmişsen, durmamış Yılmaz Güney’le "Sürü" olmuş, "Yol" olmuşsan, doğu insanının acıları için "Derman" olmuşsan adamsın.
Her dönem bir çok partinin siyasete girme teklifini reddettiysen, politikacı olmayıp sanatçı kalmayı seçtiysen adamsın.
Kolay bir hayat seçebilecekken, insanlar açken, işkence görüyorken yalı hayatlarını reddederek mazlumun yanında yer almışsan, devrimci, solcu olmuşsan adamsın.
Yeşilçam'ın krize girdiği dönem parasızken, gazinolarda şarkı söylemen için, reklamlarda oynaman için gelen astronomik paraları elinin tersiyle itmişsen, 45 yıldır hiçbir reklam filminde oynamamışsan adamsın.
Tekel, maden, DİSK işçileri için en ön safta yer alıp, askerler tarafından hapse atılmışsan, 1 Mayıs' larda korkmadan yürümüşsen adamsın.
Bir televizyon kanalının dizi filmlerinde oynaman için gelen 1 milyon doları (en zor zamanında) dünya görüşüne uymadığı için hiç düşünmeden reddettiysen adamsın.
Sana işkence eden, o zarif saçlarının bitlenmesine neden olan kimi askerlere rağmen, kumpas mağduru (Ergenekon ve Balyoz) askerler için Silivri'de polis barikatlarını yıkmış ve gaz yemişsen adamsın.
Solcu kimliğine, Atatürk ve onun yarattığı Cumhuriyet değerlerini ekleyerek, dimdik ayakta kalmışsan adamsın.
Ali İsmail için, Berkin için, Gezi için korkusuzca öne çıkmışsan, doğayı ve çevreyi koruyup sahip çıkmışsan adamsın.
Sokakta doğum yapmış kedileri ve yavrularını evine almışsan beslemişsen, ömrün boyunca kedilerle yaşamışsan, hayatın boyunca hayvanları sevip korumuşsan adamsın.
Bir eğitimciden daha çok eğitim için uğraştıysan, çağdaş, laik, Atatürkçü bir gelecek için yırtındıysan, yoktan bir Taş Mektep yarattıysan adamsın.
Zor zamanlarında, Türkan Saylan hocanın yanında durduysan ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne sahip çıktıysan, Nazım Hikmet Vakfı'na ve daha nice vakıf ve derneklere gönlünü kattıysan adamsın.
Kansere meydan okuduysan, hastayken bile Bakırköy sokaklarında gezdiysen, son anına kadar halkın içindeysen adamsın.
İşçinin, emekçinin hakkı için Soma davasının gönüllü avukatı gibi davrandıysan, barış davasında sanık sandalyesinde oturduysan adamsın.
40 yıl boyunca defalarca kez ölüm tehditleri almana rağmen hiçbir koruma talebi olmadan yiğitçe yaşadıysan adamsın.
Kimi yöneticilere, siyasetçilere yağ yakacağına, karşı durduysan adamsın.
Saçlı-saçsız, bıyıklı-bıyıksız, sakallı-sakalsız hallerinde bile; en güzel yüzünle, halka en yakışıklı selamını çakmışsan adamsın.
50 yıl sonra ilkokul öğretmenini tüm Türkiye'yi arayıp bulduysan, bu vefayı herkese göstermişsen adamsın.
Bir çok kişiye kimsenin haberi olmadan yardım yapmışsan, Doğu ve Güneydoğu'daki çocuklara her yıl bot, çorap ve kitap göndermişsen adamsın.
Kanserle savaşırken bile dostlarına, sevenlerine umut dağıttıysan, sonra da sessizce gittiysen adamsın.
Ölümünle 7'den 70'e herkesi bir araya getirdiysen, umutsuz kalabalıklara yeniden umut olduysan adamsın.
Tüm bunları bir arada yapmışsan, bu ülkenin gördüğü en büyük sanatçısın, en büyük adamsın. Sen...
*TARIK AKAN’SIN...
Murat HATTATOĞLU <<<

https://youtu.be/pSdzCFhWCE0

tarık akan sözleri ile ilgili görsel sonucu


Günün Sözü : " Ben bugünkü Türkiye' yi içime sindiremiyorum. Şu hale bir bakın. Büyük devlet adamı Atatürk'ün manevi değerlerine hemen her gün hakaret ediliyor, kahroluyorum." Tarık Akan (Ekim 2012)
İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
17 Eylül 2018, Antalya- Turkey



TATİL DÖNÜŞÜ...

altın renkli deniz kızı resimleri ile ilgili görsel sonucu


Merhaba Gönül Dostlarım,


Aylarca yoğun iş stresi altında çalıştıktan sonra gelecek tatili hayal etmek her çalışanın iple çektiği bir dönemdir. Ancak tatil bittiğinde uzun bir süre rutinin dışına çıkan çalışanlar için artık ’gerçek hayata’ dönme vakti geldi çattı.

altın renkli deniz kızı resimleri ile ilgili görsel sonucu
İş stresinden uzak geçirilen tatil dönüşünde ’iş maskesini’ yeniden takıp işe adapte olmak da başlangıçta zor gelir.  Bu duruma yeniden alışmanın zaman aldığı kanaatindeyiz. Üstelik adaptasyon süreci ne kadar uzarsa kişinin motivasyonunun o kadar azaldığı da bilinmelidir.
’Tatil dönüşü adaptasyon depresyonu’ ya da ’yaz depresyonu’ denilen bu durum tatilde biriktirilen tüm enerjinin bir anda yok olup gitmesine neden olabiliyor. İstanbul Florence Nightingale Hastanesinden, Uzman Psikolog Emrah Polat  tatilden dönen kişilerin yaklaşık yüzde 50’sinin kendisini iyi hissetmediğine dikkat çekiyor;

Sağlık sorunları baş gösteriyor!
İş hayatına yeniden adapte olmak çoğu kişide sıkıntı yaratırken, uykusuzluk, baş ağrısı, sindirim sistemi bozuklukları gibi birtakım sağlık sorunlarının da ortaya çıkmasına neden oluyor. Özellikle kaygı ve depresyona eğilimi olan kişiler adapte olmakta daha fazla zorluk çekiyor. Bu durumun tek istisnası ise ’işkolik’ olarak nitelendirilen çalışanlar.   
Bu kişiler hayatlarında fazla yer tutan başarı hırsları sayesinde çalışmaya hiç sorunsuz başlayabiliyor. Üstelik kendilerini iyi hissettikleri ortama döndükleri için sanki hiç ara vermemiş gibi işlerine ilk günden devam edebiliyorlar.

altın renkli deniz kızı resimleri ile ilgili görsel sonucu 
İstifalarda artış yaşanıyor…
Çalışanların iş stresinden ve sorumluluğundan uzak geçirdikleri tatil döneminden sonra tekrar eski rutine dönmeleri çoğu kişide mutsuzluğa neden oluyor. Yaşanan bu mutsuzluk ve stresin etkisiyle çalışanlar biraz duygusal davranarak istifa etmek gibi yanlış bir karar alabiliyorlar. 
İnsanların tatil sonrası istifa etmelerinin psikolojik açıdan en önemli sebebi, tatildeyken işleriyle alakalı yeni kararlar aldıkları için, bu kararları hemen hayata geçirmek istemeleridir. Başarılı olamayınca da en kolay yol olan istifa mekanizmasını işletirler. Bunu önlemenin yolu, aldığımız kararları hayata geçirmeden önce biraz beklemeli zamanın ne getireceği görülmelidir
7 adımda bu sendromu yenin!
1-Tatilden 1 gün önce dönün: Tatilden dönüp hemen işe başlamak da uyumu zorlaştıran faktörlerden. Dönüş sonrası en azından bir gün önce gelip kendinize zaman ayırmanızda fayda var. 
2-Kendinize küçük zamanlar hediye edin:  Günlük alışkanlıklarınıza yeniden adapte olmanız açısından faydalı olacaktır. Spor yapmanız, hobilerinizle vakit geçirmeniz hatta televizyon karşısında kahvenizi yudumlamanız bile sizi tatil sonrası için hazır hale getirebilir. 

altın renkli deniz kızı resimleri ile ilgili görsel sonucu
3-Hafif egzersizler yapın: Gün içerisinde hafif yürüyüşlere çıkmak ve şehir içindeki havuza gitmek gibi tatili anımsatan etkinliklere katılmakta fayda var. 
4-Olumsuz olaylara odaklanmayın: Tatilin size verdiği pozitif enerjiyle hemen her şeyi değiştirme planlarına girişmeyin. İşinizden memnun değilseniz hemen bir coşkuya kapılıp istifa etmeyin. 
5-Büyük beklentiler içine girmeyin: Öncelikle kararlarınızı uygulamak için baştan öngördüğünüz zamanı belirleyin, acele etmeyin. 
6- Biraz daha sosyal olmanın vakti geldi! Tatil bitti diyerek eve kapanmayın. Dostlarınız ve sevdiklerinizle vakit geçirmeye çalışın. Sinema ya da hobilerinize zaman ayırın. 
7-Kendinize süre tanıyın: Tatilden eve döner dönmez günlük işlerin içine gömülmek, tatilde topladığınız tüm enerjinin uçup gitmesine yol açar. Bu nedenle yapılacak İşleri her gün yavaş yavaş yapın.
Alıntı : Uzman Psikolog Emrah Polat

https://youtu.be/qhCxMuvRV3s

youtube alpay eylülde gel dinle ile ilgili video

Günün Sözü :
Tatil Dediğin şey:
güzel geçen bir tatil ve kötü geçen bir tatil sonrası olarak ikiye ayrılır.
güzel tatile misal:
-insanın geri gelesi gelmiyor.
kötü geçen tatile misal:
-paramızla rezil olduk, evde otursak ondan iyiydi.


İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
15 Eylül 2018, Antalya-Turkey





YAZA VEDA VAKTİ...



Merhaba Gönül Dostlarım,

Çok acı bir gerçek ki zaten hiç anlamamışımdır yazın neden sadece üç aydan ibaret olduğunu..  kaldı ki günümüz hava koşullarında o üç ayında bir ayı zaten (haziran oluyor bu) ha yaz geldi, gelecek beklentileriyle geçiyor. ee ağustosun da haa yaz bitti, bitecek üzüntüleriyle geçtiğini var sayarsak geriye bir tek dolu dolu yazı geçirdiğimiz temmuz ayı kalıyor..
 Benim mevsim takıntılarım vs yoktur.. bulunduğum zaman ve ortamdan keyif almaya bakarım..
Güzelim Türkiye' min bazı bölgelerinde yaz mevsimi hala devam ediyor, yazarın dediği gibi,


Şimdi deniz vakti, plajlar bizi bekliyor ... 





''Yaz mevsimi daha bitmedi. Bilinmez kim sağ çıkar, kim bizi terk eder önümüzdeki yaza kadar ... Bu hayata bir defa geliyoruz, biraz da kendimizle ilgilenelim, 

sayılı kalan yaz günlerimizde, soğuk kış günleri için moral, güneş ve enerji depolayalım ..

''Yaz ne zaman biter?

İnsanların yaz mevsiminde en çok merak ettiklerinin başında yaz mevsimi ne zaman bitecekyaz ne zaman bitecekyazın bitmesine ne kadar kaldı gibi sorular gelmektedir. Takvimsel olarak yaz mevsimi 1 Haziranda başlar. Meteorolojik açıdan ise yaz sıcakları bazı yıllar mayıs ayında başlayabilir diyebiliriz. Yani yaz mevsiminin meteorolojik açıdan ne zaman geleceği veya biteceği takvimsel tarihlere göre farklılık göstermektedir.

Yaz mevsimi takvimsel olarak 1 Haziran’da başlar. Fakat meteorolojik açıdan tam olarak ülkemizde bu tarihte başladığı söylenemez. Çünkü yurdumuzun doğu kesimleri yükseltiden dolayı yaz mevsimine daha geç girerken, batı bölgeler yaz mevsimine daha erken girebilmektedir. Ancak genel olarak yaz mevsimine meteorolojik açıdan mayıs aylarının ortasında başlayıp, eylül ayının ortalarında veda edeceğimizi söyleyebiliriz. Yani yaz mevsimi ne zaman biter sorusuna yanıt meteoroloji açısından eylül ayının ilk haftası ya da ikinci haftasıdır.


Ülkemizde yaz mevsimi mayıs ortasından başlar, haziran, temmuz, ağustos aylarında devam edip eylül ayı ortasına kadar sürer. Eylül ayı ilk haftası ya da eylül ayının ikinci haftasından itibaren meteorolojik açıdan havalar bozmaya başlar. Havalar ne zaman bozar sorusuna yanıt eylül ayının ikinci haftasından sonra şeklinde yanıt verebiliriz.

Alıntı : www.havaforum.com

https://youtu.be/QaSOARSKgHA                                              https://youtu.be/l_RAoLYdar4                    

yaz günleri ile ilgili sözler ile ilgili görsel sonucumazhar fuat özkan bu sabah yağmur var istanbulda resim ile ilgili görsel sonucu

Günün Sözü :"  Ne güzel olur yaz akşamları; Akdeniz sahilleri, Ege sahilleri, ne güzel olur memleketimin şehirleri."

 


İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
11 Eylül 2018, Antalya-Turkey

MODERN EĞİTİME DOĞRU...

'Eğitimde kıyameti koparmamız lazım'


Merhaba Gönül Dostlarım,

Okullarımızın açılışına bir hafta kala son günlerde Eğitim ve öğretim konularıyla ilgili bir hayli paylaşım yazılarım oldu. Bu yazılarda vurgulamak istediğim okullarımızdaki yıllardır süre gelen eğitim bozukluklarının önüne geçebilmek ve  bir farkındalık yaratabilmek adına  bir kaç öneride bulunmak ve  Eğitim, öğretim konularında siz gönül dostlarımı gelişmelerden haberdar etmek istedim. 
Yeni Milli Eğitim Bakanımız Prof. Dr. Ziya Selçuk' a olan ümidimiz, desteğimiz ve güvenimiz sonsuz, gelecekte çok daha farklı bir eğitim sistemine kavuşmamız dileğimle kendisine sonsuz başarılar diliyorum.

Sayın Bakanımız Selçuk' un da belirttiği gibi eğitim ve öğretim sistemimizi   
" Bu toplum Katip Çelebi’den beri arıyor. Artık bulalım. Tanzimat’tan beri arıyoruz, artık bulalım."

Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1839’da başlattığı modernleşme ve yenileşme dönemine atıfta bulunarak, “Tanzimat’tan beri kendi eğitim sistemimizi arıyoruz. Gelin hep beraber muhafaza ettiklerimizin zehrini akıtalım. Deli gömleklerimizden kurtulalım. Ezber ve taklidi bir kenara bırakıp tahkikata geçmeliyiz. Türkiye’ nin eğitimde kıyameti koparması lazım” dedi.

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, "Eğitimde ’bir şey yapmamız lazımın ötesinde kıyameti koparmamız lazım" dedi.


Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, İstanbul’da düzenlenen 2023’ e Doğru Türk Eğitim Sistemi "Bulma Konferansı”na katıldı. Hilton Bosphorus Otel’de düzenlenen konferansta konuşan Bakan Selçuk, tüm karamsarlığa ve eksikliklere rağmen Türkiye için güzel bir ufuk gördüğünü belirterek, “Türkiye’nin şu ana kadar ortaya koyduğu birçok başarıyı eğitimle taçlandırmasının zamanı geldi diye düşünüyoruz. Ciddi bir beklenti var. Bu toplantının adına ‘Bulma Konferansı’ dedik. Bunu farklı bir şey olsun diye yapmadık. Bu toplum Katip Çelebi’den beri arıyor. Artık bulalım. Tanzimat’tan beri arıyoruz, artık bulalım. Bulduğumuz şey aslında olduğumuz şey. Dolayısıyla bulmak ve olmak arasındaki ilişkiyi kurduğumuzda meselenin büyük kısmı çözülmüş olacak. Biz bulmak için buradayız. Bir taraftan da ezberi ve taklidi bırakıp tahkike geçmek için buradayız. Biz biraz araştırma için, sorgulama için, akıl için, kalp için buradayız” ifadelerini kullandı.
"Bizim kıyameti koparmamız lazım eğitimde"
Dünyada üst seviyede bir rekabet olduğunu vurgulayan Bakan Selçuk, “Dahi sayısı, üstün zekalı sayısı bizim ülkemizin nüfusu kadar olan ülkeler var dünyada. Başka bir rekabet var. Başka bir anlayış var dünyada. Başka bir bilim ve teknoloji var. Bizim kıyameti koparmamız lazım eğitimde. Bir şey yapmamız lazımın ötesinde kıyameti koparmamız lazım. Bunu yaptığımızda çok daha farklı bir çağ geliyor. Dijitalin, biyolojik olanın ve fiziksel olanın birlikte olduğu bir tekillik çağı geliyor. Bizim bu çağa hazırlanmamız lazım. Sadece gelecek için değil, şimdi için bir şey yapmamız lazım. Eğitim çocukları geleceğe hazırlamak değil, çocukları şimdiye uyandırmaktır. Şimdiye uyanmazsanız gelecek tasavvurunuz olmaz” şeklinde konuştu.
"Ortak akla değil, sivri akla ihtiyacımız var"



Ses Kapa
/
Yüklendi: 0%
Yükleniyor: 0%
“Bizim artık ortak akıldan uzaklaşmamız lazım” diyen Bakan Selçuk konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ezberleri bozmamız lazım. 20 kişinin 18’inin ortak karar kıldığı bir ortak akıl bizim problemimizin çözümü değildir. Bizim problemimiz o kadar devasa ki, bizim sivri akıllara ihtiyacımız var. Ortak akıl ortalama akla götürür, ortalama problemler söz konusu ise. Bizim sivri akıllara ihtiyacımız var, çünkü derdimiz büyük. Bizim şöyle bir derdimiz var. ‘Biz’ olmak istemiyoruz. ‘Biz’ diyen birisi varsa ‘onlar’ diyordur. Biz hepimiz olmak zorundayız. Biz olmayı aşmak durumundayız. Eğer biz hepimiz olursak o zaman çokluk içinde birlik ne demektir buna varırız. Biz bu manada inanın bir reform peşinde değiliz. Biz formun kendisi ile ilgilenmiyoruz. Biz inşa ile ilgiliyiz, biz ihya ile ilgiliyiz. Yenilenerek dönüşmek peşindeyiz. Biz inovasyon peşinde de değiliz.”
"Kutupsuz sevgi için buradayız"
Bakan Selçuk, herhangi bir bitkinin yeniden filiz verebilmesi için önce tohumunun çürümesi gerektiğini ifade ederek, “Çünkü yeni filiz zaten tohumu getirecek size. Bin senedir duran bir tohumu muhafaza etmenin bir alemi yok. Onun toprakta dağılması gerekiyor, yeni filiz vermesi gerekiyor. Biz hala kısırlaşmış bir tohumu muhafaza etmeye çalıştığımızda muhafaza ettiğimiz şeyin bizi zehirlediğini fark ederiz. Bu anlamda biz ‘her çocuğun müfredatı kendi içinde saklıdır’ demek için buradayız. Biz dışarıda propagandist biçimde çocuklara verilen hayattan uzak bayat müfredatlar sorgulanması gerektiği için buradayız. Eğitim ve zorunlu kelimesini yan yana getirenlere ‘durun’ demek için buradayız. Pedagoji ile formasyon kelimesini yan yana getirenlere ‘çok komiksiniz’ demek için buradayız. Biz eğitimi endüstrinin ihtiyacı ile sınırlayanlara ‘lütfen gökyüzüne bakın’ demek için buradayız. Biz milyarlarca yıldır her gün doğan ama asla bıktırmayan güneşi anlamak için buradayız. Güneş olmak için, yağmur olmak için buradayız. Çünkü güneş hiçbir nebatı, çocuğu ayırmadan hepsini ısıtır. Yağmur size su varsa size yok demez, ne varsa herkese dağıtır. Böyle olduğumuzda mutlak suretle hakikat kelimesini kullanmanın iznine de erişmiş oluruz. Bir artı ve eksinin çarpışması sonucu ortaya çıkan enerji için buradayız. Kutupsuz sevgi için buradayız, artı eksi için burada değiliz” diye konuştu.
"Çocukların sınıfa giriş hızı ile sınıftan çıkış hızları arasındaki fark inanılmaz"
Eğitim sisteminde kavramların yeniden sorgulanması gerektiğini söyleyen Bakan Selçuk, “Basit bir kelime söyleyeyim size; teneffüs kelimesi. Bir ders olur, bir dalgıç denizin dibine girmiştir. Aşağıda o kadar bunalır ki birden yukarı çıkıp teneffüs eder. Ders nedir ki çıkıp da teneffüs alma ihtiyacı doğurur. Bu teneffüse teneffüs diyen ne kadar zeki bir adammış. İçeride yapılanın farkındaymış. Neden Türkiye’de sınıfların kapılarının iç tarafının boyası aşırı derece silinmiş ya da kapının iç tarafı kırılmıştır. Kapıların dışında bozulma yoktur. Çünkü çocukların sınıfa giriş hızı ile sınıftan çıkış hızları arasındaki fark inanılmazdır. Bütün bu kelimelerin üzerinde çalışırken gerçekçi bir amaç ortaya koymamız lazım. Sağlam bir metot ortaya koymamız lazım. Bunun için kudret var, irade var, bilim var. Bilim olmadan bu ikisi bir işe yaramaz. Gelin hep beraber bu ülkeyi aklın, bilimin, gönlün merkezi yapalım ve medeniyete yeni bir filiz için muhafaza ettiklerimizin zehrini akıtalım. Çocuğumuzu sevdiğimiz kadar çocuk kavramını da sevelim. Öğretmenlere sahip çıkalım ki çocuklarımız onların vesilesi ile özgür akla koşsunlar. Hepimiz deli gömleklerimizi yakalım gitsin, Cemil Meriç’in ruhu şad olsun” dedi.

Alıntı :
https://youtu.be/j2Xvu9YFgQA                                                  
https://youtu.be/bUY5lOJoU4I



Günün Sözü : " Bir eğitim sistemi ne kadar güçlü olursa olsun başarısını devam ettirebilmek için sürekli geliştirilmeye ve yenilenmeye ihtiyaç duyar. Bir ulus ne kadar iyi eğitilirse günümüz dünyasının zorluklarıyla baş etmek için de o derece donanımlı olacaktır."
 " Eğitim demokrasi ve modern toplumun temel taşıdır."
İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/ 9 Eylül 2018, Antalya-Turkey