KURBAN BAYRAMIMIZ...

hz ibrahim hac ve kurbanla ilgili resim ile ilgili görsel sonucu

Merhaba Gönül Dostlarım,

21 Ağustos 2018 tarihinde başlayacak Kurban Bayramı 24 Ağustos 2018 tarihinde sona erecek. 4 günlük Kurban Bayramı' nda akraba ziyaretleri yapılacak, tatil planları olanlar tatile gidecek.
Müslüman bir toplum olarak yaşayan Türk milleti için bayramlar büyük önem arz etmektedir. Bayramlar hem insanların birbirlerine karşı olan sevgilerini arttırır hem de bu sayede Müslümanlar çeşitli sebeplerden dolayı bir araya gelerek birbirlerini hatırlarlar.

Dini Bayramların kutlanmasının toplumsal açıdan faydalarını aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:
-Bayramlarda küsler barışır.
-İhtiyaç sahiplerine daha çok yardımda bulunularak toplumdaki eşitsizlikler giderilmye çalışılır.
-Bayram ziyaretleri ile akrabalık ve dostluk bağları güçlendirilir.
-Kişiler günahlarından tövbe etmeye daha meyilli olurlar bu da toplumda huzur ortamının sağlanmasına katkıda bulunur.
-Bayramlarda toplumda kardeşlik, huzur, barış duyguları hakim olur.

hz ibrahim hac ve kurbanla ilgili resim ile ilgili görsel sonucu
Kurban gerek fert gerekse toplum açısından çeşitli yararlar taşıyan mali bir ibadettir. Kişi kurban kesmekle Allah'ın emrine boyun eğmiş ve kulluk bilincini koruduğunu canlı bir biçimde ortaya koymuş olur. Müminler her kurban kesiminde Hz. İbrâhim ile oğlu İsmail' in Cenab-ı Hak' kın buyruğuna mutlak itaat konusunda verdikleri başarılı sınavın hatırasını tazelemiş ve kendilerinin de benzeri bir itaate hazır olduğunu simgesel davranışla göstermiş olmaktadır. 
Kurban toplumda kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar, sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Özellikle et satın alma imkanı hiç bulunmayan veya çok sınırlı olan yoksulların bulunduğu ortamlarda onun bu rolünü daha belirgin biçimde görmek mümkündür. Zengine malını Allah'ın rızâsı, yardımlaşma ve başkalarıyla paylaşma yolunda harcama zevk ve alışkanlığını verir, onu cimrilik hastalığından, dünya malına tutkunluktan kurtarır. Fakirin de varlıklı kullar aracılığıyla Allah'a şükretmesine, dünya nimetinin yeryüzündeki dağılımı konusunda karamsarlık ve düşmanlıktan kendini kurtarmasına ve kendini toplumunun bir üyesi olarak hissetmesine vesile olur.

hz ibrahim hac ve kurbanla ilgili resim ile ilgili görsel sonucu
Kurban Kesme Yükümlülüğü :
Bir kimsenin kurban kesmekle yükümlü sayılması için bulunması gereken şartlara kurbanın vücûb şartları denilir. Kurban kesmenin sünnet olduğunu söyleyenlere göre ise bunlar sünnet oluşun şartlarıdır. Bir kimsenin kurban kesmekle yükümlü olabilmesi için dört şart aranır:
1. Müslüman olmak.
2. Akıllı ve buluğa ermiş olmak.
3. Mukim olmak, yani yolcu olmamak.
4. Belirli bir mali güce sahip bulunmak.
Alıntı

Değerli Dostlarım,
Kurban Bayramı tatili, bütün bir haftayı kapsadığı zaman yüzler güler. Tatil planları yapılır, rotalar belirlenir ve yolculuğa çıkılır. Kimisi ailesine kavuşur, kimisi sevgilisine; kimisi ise deniz, kum ve güneşin peşine düşer. Varış noktası neresi olursa olsun, bayram tatilinde her sürücüyü otobanların bazı yerlerinde yoğun bir trafik beklemektedir..
Bayramda Tüm araç kullanan Dostlarımıza  aman dikkat ! ve tüm vatandaşlarıma kazasız, belasız hayırlı yolculuklar diliyorum. yollarınız açık olsun..!
Bayram tatilinin ilk iki gününde, yurt genelinde meydana gelen trafik kazalarındaki bilanço 43 kişi hayatını kaybetti,  110 kişi yaralandı.

kurban bayramı görseller ile ilgili görsel sonucu

Bayramlar berekettir, umuttur, özlemdir. Yarınlar niyettir. Kestiğiniz kurban ve dualarınız kabul olsun, sevdikleriniz hep sizinle olsun.. Kurban Bayramınız mübarek olsun.

İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/

19 Ağustos 2018, Antalya-Turkey













DOKTORUM BENİ ANLAMIYOR ! (2/2)


Merhaba Gönül Dostlarım,

 " Doktorum Beni Anlamıyor" adı altında başlattığım Belgin ERYAVUZ yazısının bugünkü 2. bölümünde Doktor ve Hasta arasındaki ilişkilerini  anlatmaya kaldığı yerden devam edeceğim.
Yazımızın bu bölümünde Hasta ve hasta yakınlarının sağlık merkezlerinde herhangi bir nedenle doktorlar ve sağlık görevlilerine olan  şiddet uygulamalarına  ve onlara gösterdikleri olumsuz tepki ve  davranışların son günlerde aşırı derecede çoğalması  olaylarına  farkındalık yaratmak adına bu yazıyı sizlerle paylaşıyorum ve bununla  topluma anlamlı farkındalık yaratacak bir mesaj vermemiz  gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye'de sağlık çalışanlarına şiddet konusu her geçen gün yeni vakalarla artıyor

Resmi verilere bakıldığında şunları görmek mümkün:
SAĞLIKÇI RESİMLERİ ile ilgili görsel sonucu
Son 5 yılda 46 bin 361 sağlık çalışanı şiddete uğrarken bu konuya farkındalık amacıyla birçok çevreden tepki yağıyor.
Sosyal paylaşım ağı twitter' da açılan # Sağlıkçılara Şiddete Hayır"  etiketi, kısa sürede Türkiye ve Dünya gündemi kısmında hızla üst sıralara yükseldi. Daha önce sosyal mecralarda sağlık kurumlarına ve çalışanlarına yönelik ortaya atılan ve gerçeği yansıtmayan haberler saldırı haline dönüşmüş ve sağlık birlikleri ve kuruluşları tepkilerini yaptıkları açıklamalarla dile getirmişti.
ETİKET DÜNYA GÜNDEMİNDE
Twitter’ da açılan #Sağlıkçılara  Şiddete Hayır" etiketi altında yapılan paylaşımlarda ise ortak amaç son zamanlarda artan şiddet olaylarına dikkat çekmek oldu. Yapılan paylaşımlarda hayatını kaybeden, tehdit edilen veya şiddete maruz kalmış sağlık çalışanlarının fotoğrafları sunularak "Artık Yeter" deniliyor.
Ankara Tabip Odası' nın açıklamasına göre ise, bugün Türkiye'de Sağlık Bakanlığı Beyaz Kod verilerine göre ortalama 30 sağlık çalışanı görevi başında şiddete maruz kalmakta, sağlıkta şiddet sağlık emekçilerinin/hekimlerin canını almaya kadar gitmektedir. Ankara Tabip Odası üyeleri hekimler ise bu konuda Hekim Meslek Örgütü olarak medya organları ve sosyal paylaşım sitelerinin ve kamuoyunun duyarlı ve dikkatli olmasını beklemekte ve talep etmekte olduklarını belirtiyor.
 Veriler Alıntıdır.
Doktor ve hemşireler başta olmak üzere sağlık çalışanlarına şiddet uygulayan magandalara tutuklu yargılama ve yüksek cezalar geliyor.

Belki ettiğiniz kavgalara bile pişman olacaksınız. Keşke yanımda olsa da sarılsam diyeceksiniz. Sevdiklerinizin değerini kaybettikten sonra değil, şu an bilin. Toprak aldığında geri vermez, çünkü ölümün saati yok.


SAĞLIKÇI RESİMLERİ ile ilgili görsel sonucu

Belgin Eryavuz yazısı 2. Bölüm:
Elbetteki tüm bu olumsuz ve iç karartıcı tablonun dışında çok güzel örneklerle de karşılaşıyoruz zaman zaman. Mesleğini severek yapan, sizinle ve hastalığınızla ilgilenen, endişelerinize olan yaklaşımı ile dört dörtlük doktorlarımızda var ve olmalı! Öyle ki onlar bir süre sonra sizin en güvendiğiniz dostlarınız arasındaki yerlerini kendiliklerinden alıyorlar. Böylesi doktorlara denk geldiğinizde onları ömrünüzün sonuna kadar sahipleniyor, asla değiştirmeyi düşünmüyorsunuz.

Hep söylediğimiz gibi insanlar arası iletişim; el sıkmakla göz teması ile başlayan ve konuşmayla devam eden o süreç öylesine önemli ki bazı şeylerin oluşmasında. Bunu yakaladığınız anda, yani güvenebileceğinizi hissettiğiniz anda aradaki tüm engeller kalkıyor. Biliyorsunuz ki endişe dolu sıkıntılarınızla doktorunuza gitseniz bile o sizi bir şekilde rahatlatacak; ufkunuzu açacak, daha pozitif düşünmenize yardımcı olacak, size yol gösterecek, bilgilerini sizinle bıkmadan usanmadan paylaşacak, tüm sorularınızı yanıtlayacak. Gözlerinizin önünü perdeleyen gri bulutları sıcacık gülümsemesine eşlik eden anlayışı ile aralayacak.

Çünkü doktorluk dünyanın en saygın mesleklerinden bir tanesidir ve yapılanlar insan sağlığı söz konusu olduğu için hiçbir şekilde rencide edilmemeli her şeyin üstünde tutulmalıdır. Mesleğe adım atarken edilen o kutsal yemin bir takım art niyetlerin, kötü emellerin, para hırsının gölgesinde kalmamalıdır. Gerçekten özveri isteyen, emek isteyen, sevgi isteyen bu mesleğin adına yaraşır şekilde yapılması içinde doktorların daha anlayışlı olmaları ve hasta psikolojisini çok iyi analiz etmeleri gerektiğini düşünüyorum.

Bilemiyorum belki de onlara çok yüklendiğimi, onların da bu ülkenin insanı olduklarını ve pek çok dertle mücadele etmek zorunda kaldıklarını unuttuğumu düşünebilirsiniz. Doğrudur ama mademki bu saygın mesleği yapıyorlar o halde; hastalarını karşılarına aldıklarında tüm dertlerini, sorunlarını, sıkıntılarını bir kenara bırakmış olmaları gerektiğine inanıyorum ben. O beyaz önlüğü giydiklerinde, o muayenehaneye adım attıklarında her şey pozitif hale gelmeli; tıpkı hepimizin işten eve dönerken evin kapısından bambaşka bir ruh hali ile içeriye adım atmamız gibi…

Doktorların hastalarını hep aynı gözle görmelerini, onları hastalıklarına göre değerlendirmelerini ve hayata olduğu kadar ölüme de alışkın olmalarını anlayabilirim ama tüm bunlar; hepimizin önce insan olduğumuzu unutturmaz.

Bizim daha duyduğumuzda içimizi acıtan hastalıklarla kaybedişlerle sürekli uğraşıyor olmak elbette doktorlara bir duruş bir vizyon kazandıracaktır ama bu onların hastalarına karşı acımasız olmalarını gerektirmez.

Doktorlar ne kadar ölüme yatkın olsalar da bizler değiliz, o nedenle bu tarz haberleri bizlerle paylaşırken acımasızlığı, o soğuk tavrı, o ruhsuz kişiliği bir yana bırakmalılar bence. Çünkü insan ne kadar hazırlıkla olursa olsun böyle bir haberi ilk duyduğunda alacağı şok, yaşayacağı ani travma gerçekten de önemli. Böylesi bir olayı birkaç defa çok yakından yaşamış birisi olarak biliyorum ki eğer yapınız güçlü değilse ruhunuzu korumanız gerçekten zorlaşıyor… hatta biliyorsunuz ki bu konuda bir ikilem var. Bir kısım doktor böylesi bir haberin hiç verilmemesinden; diğer kısım ise saklanmadan net bir şekilde hasta ile paylaşılmasından yana. Açık söylemek gerekirse bende saklanmasından yana değilim, her şeyin açık açık paylaşılmasının gerekli ve doğru olduğunu düşünüyorum çünkü bu hayat sadece bize ait, vereceğimiz kararlar da. Ama bu paylaşımın şekli, dozu ve sonrasındaki takip çok önemli. Çünkü hastalığınızın bedeniniz üzerinde yaratacağı olumsuz etkenlere birde ruhsal çöküntü travma eklenirse yaşama sıkı sıkıya sarılma şansınız kalmayacaktır. İşte doktorlar hastalarının elinden bu şansı almamalılar diye düşünüyorum ben. Haksız mıyım?

Yıllar önce bir bisiklet kazasında topuğuna ağır bir darbe alıp yaralanan kızımı kollarımda doktora götürdüğümde hissettiğim o duygusuz sert hareketleri dün gibi hatırlıyorum. Dönüşte kızımla beraber bende ağlamıştım, göz yaşlarımız her bir hıçkırığımızda birbirine karışmıştı. Yine bir başka tablo… Boğazları birbirine yapışık derecede şiş ve ateşli bir halde minik kızımla bir gece yarısı nöbetçi doktorun yanındayız. Mecburiyetten yapılan olumsuz davranışlara sesimi çıkaramıyorum ama bizlere sormadan kocaman bir iğneyi kızımın şiş bademciklerine batırıp iltihap akıtmaya çalışmasını, beceremeyince de bir şey yok diyerek bizleri paylamasını unutamıyorum. Oradan nasıl çıktığımı bilememiştim o beklenmedik kaba davranış sırasında. Bitmedi…daha altı ay önce en saygın hastanelerin birinde bir profesör tarafından hastalıkla ilgili sorduğum bir soru yüzünden azarlanmam ise işin bir başka boyutu. Tam tersine bir kısım doktor bizleri hastalıklarımız konusunda bilinçli olmaya davet edip, aklımıza gelebilecek her türlü soruyu sormamız gerektiği konusunda uyarıp, bu uğurda kitap yazmış olsalar dahi büyük bir kesim ne yazık ki bundan yoksun…

Ve maalesef bizler hastalığımızla yalnız ve çaresiz kalıyoruz böylesi doktorların karşısında. İşte benim sözümde onlara… Kim bilir bakarsınız bu satırları okuyup bir an için düşünen ve belki de bizlere hak veren doktorlar vardır aramızda. Sonuçta bizler insanız ve insanca yaşamı hak ediyoruz diye düşünüyorum ve ben yine de umutlu olmak istiyorum.

Sevgiyle kalın.

Belgin ERYAVUZ
02.12.2006

Günün Sözü :

Görüntünün olası içeriği: yazı

İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
18 Ağustos 2018, Antalya-Turkey


DOKTORUM BENİ ANLAMIYOR ! (1/2)


doktor ve hasta resimleri ile ilgili görsel sonucu

Merhaba Gönül Dostlarım,

Belgin ERYAVUZ yazısıyla tekrar birlikteyiz. yazı içeriğinin uzun olması nedeniyle yazıyı iki bölüm halinde sunmak durumunda kaldım. 
Doktorluk mesleğine yeni başlayanların veya Doktor adaylarının, Doktor ve Hasta ilişkileriyle ilgili pek çok noktayı öğrenmeleri adına okumaları gereken iki sayfalık makale...
Hayalini kurdukları meslek doktorluk olan aday adaylarına, şuan için erken de olsa, hayatlarının her döneminde kullanabilecekleri bazı tavsiyeler.
İnsanların başlarına gelen en kötü hallerde bile sağlık olsun dedikleri düşünülürse sağlık olabilmesi için önceden gözden geçirilmesi gereken listedir
içindekiler:
- önce insan olun
- hastalarınızın da insan olduğunu unutmayın
- eğer hastalarınıza insan gibi davranmayacaksanız yol yakınken vazgeçin baytar olun
- hipokrat yeminini eğitimin sonunda değil meslek seçiminden önce okuyun
- hiçbir cümleye "ben bunca yıl okudum..." diye başlamayın
- bilin ki siz okumasanız o fakültede sizden 1 puan daha az alan biri okuyacaktı
- bayramda ya da herkesin tatil yaptığı diğer zamanlarda çalışabilirsiniz, hazırlıklı olun
- bayramda gelen hastalara "sizin yüzünüzden buradayım ve çalışıyorum" tavırları takınmayın. unutmayın ki hasta olmayı hiç kimse istemez. 
- kutsal bi mesleğe adım atacağınızın bilincinde olun ama unutmayın ki bu ülkede çok daha az paraya en az sizinki kadar önemli işleri yapan insanlar var.
- insanın olduğu her yerde çalışmaya gönüllü olun çünkü hiç kimse doğacağı yeri seçme şansına sahip değil. siz de çalışmamak için elinizden geleni yaptığınız bir yerde dünyaya gelebilirdiniz edit:
- ha bi de mümkünse yazacağınız reçeteleri hastalarınızın da okuyabileciği bi alfabe kullanarak yazın.

Belgin Eryavuz yazısı:
Sağlıkla ilgili son yıllarda yoğunlaşan bilimsel çalışmalar, hastalıklarla mücadelede gösterilen insanüstü çabalar, insan ömrünü uzatma yolundaki öneriler hemen hepsi sağlığımızla daha çok ilgilenmemiz, gerekli önlemleri en başından almamız, bu amaçla hastalanmayı beklemeden rutin kontrolleri vaktinde yaptırmamızın gerekliliğini ön plana çıkardı. Tüm bunlar bizlerin doktorlar ve hastanelerle daha yakın bir temas içinde olmamızı gerektirdi. 
Ancak tüm bu kontroller için doktora, hastaneye koşarak giden kaç kişi var aranızda? Üstelik çok zorda kaldığınızda, ağrılarınız tavana vurup ızdırabınız dayanma sınırlarınızı aştığında bile hastane sözünü duyduğunuzda sizinde ayaklarınız gerisin geri gitmiyor mu?


doktor ve hasta resimleri ile ilgili görsel sonucuİşte tam bu sorudan yola çıkarak çok kapsamlı bu konunun özellikle bizleri yakından ilgilendiren bir bölümüne hasta psikolojisine küçük bir pencereden bakmaya çalışacağım. Biliyorum ki burada paylaştıklarım pek çoğumuzun yaşadığı, hissettiği duygular olacak ve bizler belki bir satır arasında buluşacağız.
Her zaman dile getirdiğimiz gibi sağlık gibisi yok, üstelik bizler bu değerli hazinemizin kıymetini kaybedinceye kadar bilemiyor, koruyup kollamak yerine şartları zorladıkça zorluyoruz. Sonuçta gerek bu şekildeki zorunlu haller olsun, gerekse kontrol amaçlı; doktorların kapısını çalmak zorunda kalıyor, tüm hassasiyetimizle ve gardımızı indirmiş olarak karşılarına geçiyoruz.
Tam bu noktada karşılaştığımız tablonun rengi son derece önemli. Çünkü bizlerin böylesi anlarda her zamanki halimizden çok daha naif, çok daha hassas ve kırılgan olduğumuz bir gerçek. Bedenimiz belki küçük sinyaller de veriyor ama ondan da önemlisi ruhumuz…şefkat istiyor, ilgi bekliyor, kaygılardan kurtulup özgürce kanat çırpmak istiyor.
Bu yüzden olsa gerek doktorlarla karşılaştığımız andan itibaren onlara güven duymayı, sorunlarımızı endişelerimizi içtenlikle paylaşabilmeyi, sorularımıza yanıt alabilmeyi kısacası içinde bulunduğumuz o sıkıntılı periyotu onlarla hafifletmeyi istiyoruz. Onların ağzından çıkan her söz bizler için büyük önem taşıyor, çünkü moralimizi yeniden kazanma ve kendimizi yeniden motive edebilme gücünün hep bu sözcüklerde gizli olduğunu hissediyoruz.
İşte bu anlamda doktorlara, hemşirelere, tüm sağlık personeline büyük işler düşüyor.

Bu psikolojiyi yakinen anlamaları aslında tüm sorunu çözecekken maalesef olmuyor, olamıyor… Mutlaka çok iyi doktorlarımız var, her ne olursa olsun insani duygularını kaybetmemiş, mesleklerine adeta tapan doktorlar… onları ayakta alkışlıyorum ama istisnalar kaideyi bozmuyor. Çünkü çoğu doktor hastasını önemsemiyor, onu küçümsüyor, soru sormasına dahi izin vermiyor, hatta azarlıyor, kısa bir iki cümleden sonra siz bir anda muayene kapısının önünde buluyorsunuz kendinizi. Aklınızda soramadığınız sorular, iyice karışan kafanız ve içinizi saran güvensizlik duygusuyla. Oysaki hasta psikolojisi önemlidir. Hastanın doktor karşındakinin endişeleri, yaşadığı tatsız deneyimler sonrasında iyice derinleşir. Böyle bir psikoloji kolay kolay atlatılmaz ve işte bu sebeptendir ki bir sonraki randevuda ayaklarınız gerisin geriye gider.
Zaten toplum bilinci olarak sağlığımızı hep erteleyen, ikinci plana atan bir yapımız var. Elbette maddi olanaksızlıkların bunda büyük payı var ancak, gerekli donanıma sahip olsak da bu yapıyı terk edemediğimiz bir gerçek. Kendimizi yeterince önemsememe, bize bir şey olmaz deyip boş vermek de. Bunlar bizim eleştirilecek yönlerimiz ama ben bu çekingenlikte bu isteksizlikte doktor ve hastanelerin de önemli bir rol oynadıklarını düşünüyorum, hemde büyük bir yüzdeyle.
Üstelik her gün bir yenisini duyduğumuz sağlık skandallarını, ameliyat için yıllar sonrasına verilen günleri, tahlillerde yapılan ölümcül yanlışlıkları, bir doktorun ak dediğine diğerinin kara dediğini, sadece para uğruna ameliyat önerenleri, ameliyat sırasında alınan bıçak paralarını,… ve daha nicelerini düşünürsek aslında çizdiğimiz tablonun daha da karardığını kolayca görebiliriz. 
Karşımızdaki bu gri siyah görüntüyü bile bile doktora, hastaneye yine de güle oynaya gidebilmek insanı oldukça zorluyor, öyle değil mi? Konu sağlığımız olsa da isteksizlik hat safhada oluyor. Çünkü soru işaretlerimiz hiç bitmiyor…

doktor ve hasta resimleri ile ilgili görsel sonucu
Doktorların bu anlamda öncelikle empati yapabilmesi gerekli diye düşünüyorum; gerekiyor ki hastasını ve o anda içinden geçenleri hissedebilsin. Düşünsenize siz zaten belirli kaygılarla, beyninizde yığınla soru işaretiyle ve biraz çaresiz biraz savunmasız bir halde onların kapısını çalmaktasınız. Bu noktada asık bir surat, soğuk bir merhaba ve tamamen hasta psikolojisine aykırı tavırlar. Gözlerinde bir an öce derdini söyle ve git dercesine bakan yarı kızgın bakışlar… İşte o anlarda içiniz daha bir kırılgan hale gelir; soracağınız soruları dahi unutur doktorun yüzünde minicik olumlu bir işaret ararsınız. Ama nafile…Sonuçta sağlığınızla ilgili endişeleriniz kaybolmamış, üstüne üstük daha da artmış bir şekilde, anlayamadığınız bir diyalogdan çıkıp kapı önünde bulursunuz kendinizi. Moraliniz sıfırlanmıştır, canınız öylesine sıkılmıştır ki doktorun uyarıları bile umurunuzda olmaz. Bir kez daha doktor ve hastane sözü duymak istemezsiniz.
(devamı 2. Bölümde)

Günün Sözü:" Hekimlerin yaptığı en büyük hata, ruhu düşünmeden yalnız bedeni tedaviye teşebbüs etmeleridir." Eflatun


doktorlarla ilgili resimli sözler ile ilgili görsel sonucu

İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
16 Ağustos 2018, Antalya-Turkey



KADINLAR SİZE EMANET..!!


Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, gülümsüyor

Merhaba Gönül Dostlarım.

Biraz keyfimiz kaçacak ama... 
Sizlerle bugün , Bir tarafta hayatının baharında 33 yaşındaki uzman doktor olan fakat genç yaşta  Antalya' da, mide kanseri sonucu yaşamını yitiren Fatma Serçin Kayı’ nın,  diğer tarafta Osmanlı Devleti zamanında ilk kadın doktor olabilmek için mücadele veren Safiye Ali' nin ölüm nedenleri aynı olan, hazin hayat hikayelerini anlatan, örnek iki farklı yazıyı paylaşmak istiyorum. Her ikisini de sonsuz  Rahmet ve Saygıyla anıyoruz...
                                                                Fatma Seçin Kayı
Görüntünün olası içeriÄŸi: bir veya daha fazla kiÅŸi ve yazı Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı’ nda uzman doktor olarak bir süre çalışarak ihtisas yapan 33 yaşındaki Fatma Serçin Kayı, bir süredir tedavi gördüğü mide kanserine yenildi.
Genç yaşta hayata veda eden Fatma Serçin Kayı, çalıştığı hastanelerde ‘iyilik meleği’ olarak da tanınıyordu. Akdeniz Üniversitesi Hastanesi’ nde 2009- 2014 yılları arasında ihtisas yaptı. Bir süre sonra Muş Devlet Hastanesi’ nde kadın doğum uzmanı olarak görev yapan Fatma Serçin Kayı, İstanbul’da özel bir hastanede mide kanseri tedavisi gördüğü sırada yaşamını yitirdi.
Kayı’ nın  o  Facebook’ taki paylaşımı hepimize adeta hayat dersi verir nitelikteydi …

“Yanınızdaki kişiye değer verin. Kırmayın onu. Durup durup sevdiğinizi söyleyin. Özel hissettirin. En ufak bir şeyde bitti demeyin, ağlatmayın, üzmeyin. Neden mi. Çünkü ölümün saati yok. Belki son sarılmanızdır, belki son görüşünüzdür. Belki saatler sonra ona değil de artık toprağına dokunacaksınız. O değil de toprağını öpeceksiniz.
Belki ettiğiniz kavgalara bile pişman olacaksınız. Keşke yanımda olsa da sarılsam diyeceksiniz. Sevdiklerinizin değerini kaybettikten sonra değil, şu an bilin. Toprak aldığında geri vermez, çünkü ölümün saati yok

MEKANI CENNET OLSUN AMÎN 

Safiye Ali

safiye ali resim ile ilgili görsel sonucu1891 yılında İstanbul’da dünyaya gözlerini açar. 6 kişilik ailenin en küçük ve en zeki kız çocuğudur. Amerikan Kız Kolejinde okurken Balkan savaşından getirilen yaralıları tedavi eder. Lise bitince doktor olmaya karar verir. Fakat hangi kapıyı çalsa ‘’Tıp Fakültesine kadın öğrenci alamayız’’ sözüyle karşılaşır. Kafaya koymuştur bir kere doktor olacaktır. Maddi imkansızlıklara rağmen Almanya’ya Tıp okumaya gider. Açlık ve sefaletin en dibini görür. Günlüğünde şu not vardır; ‘’Çöpten çıkarıp geceleri yediğim ekmek hiç ağrıma gitmiyor. Ülkemde tıp fakültesi varken buralarda olmam daha çok ağrıma gidiyor. Ne olursa olsun ülkeme doktor olarak döneceğim.’’ Dediğini yapar ve okulunu derece ile bitirip ülkesine doktor olarak döner. Safiye Ali, Osmanlı Devletinin ilk kadın doktorudur. Balkan Savaşlarında cepheden getirtilen yaralılardan etkilenerek doktor olmaya karar vermiştir. Burada kadın ve çocuk hastalıklarıyla ilgili ihtisas yaptıktan sonra Kurtuluş savaşının sonlarına doğru yurda dönmüş ve İstanbul’da açtığı özel klinikte hizmete başlamıştır. Cağaloğlu’ nda ilk muayenehanesini açar fakat kadın olduğu için ilk zamanlar kimse gelmez. Halbuki kadın ve çocuk hastalıkları doktorudur. Aşağılamalara, dışlamalara ve hakaretlere aldırmadan, pes etmeden devam eder. Fakir ailelerin kadınlarını ve çocuklarını evlerinde ücretsiz tedavi eder. Eline geçen ilk parayla süt ve bakım evi açar. Hasta ve zayıf çocuklar için Hilal-i Ahmer muayenehanesini kurar. Direnerek, kadınların tıp fakültesine alınmalarını sağlar. Ülkenin tıp eğitimi veren ilk kadını olur. Vücudu kendisinden önce pes eder; kansere yakalanır. Almanya’ya gönderilir. Almanya’da tıp eğitimi aldığı hastanede ılık bir bahar günü hayata gözlerini yumarken şu sözleri söyler;
Kadınlar Size Emanet..!!
Bu başarılı kadın Safiye Ali’ dir…

(Alıntı)
Sonsuz Rahmet ve Saygıyla anıyoruz.


doktora şiddetle ilgili sözler ile ilgili görsel sonucu

Günün Sözü :

”İyi bir hekimde dört nitelik vardır. Nezaketle dinlemek, akıllıca konuşmak, dikkatlice düşünmek ve tarafsızca karar vermek.” (Sokrates)

İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
14 Ağustos 2018, Antalya-Turkey




O BİR " İNSAN" DI

Görüntünün olası içeriği: 2 kişi, gülümseyen insanlar, takım elbise


Merhaba Gönül Dostlarım,

 'Kelimelerin dünyasında yolculuk etmeyi seviyor ve önemsiyorum. Her kelime, yaşanmışlığı temsil ediyor. İnsanlar gibi kelimeler de hikâyelerden, hatıralardan oluşuyor.‘Yangınlık, ongunluktur’ diye bir atalar sözü var. Samsun yöresine ait. ‘sevgi insanı yüceltir’ deniliyor. Ne kadar güzel.  
Bir gazetenin köşe yazarı olan  İbrahim Tenekeci " Yaşanmışlık " ile ilgili bir köşe yazısında.' Yaşanmışlığ' ı  kısa, öz ve çok basit bir şekilde özetlemiş.

Aşağıdaki yazıda, geçmişte yaşanılmış bir hikayenin baş rollerindeki kişiler bugün hayatta değiller

" Hayatın 🐝Neler getireceği🐝 Hiç belli olmaz, 

🐝Neleri götüreceği de..🐝Kıymetini bilin Nefesinizin,🐝Elinizdekilerin, Sevdiklerinizin."

Ahmet Taner Kışlalı kimdir?

ahmet taner kışlalı ile ilgili görsel sonucuAkademisyen, yazar, eski kültür bakanı Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı 18 yıl önce bugün bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti. Tam 18 yıl önce bugün Türkiye çok önemli bir değerini bombalı saldırı ile yapılan bir suikastte yitirdi. Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı 21 Ekim 1999’da evinin önündeki arabasına konan bomba ile öldürüldü
Eşi Nicole (Nilgün) ise ondan daha önce, 1995 yılında bir trafik kazasında ölmüştü.
Kışlalı' nın, eşinin ölümü üzerine yazdığı yazıyı okuduğum gün sarsılmıştım; hiç unutamıyorum..
O yazıyı aşağıya aynen iliştiriyorum.

*"Tanıdığımda adı Nicole´ dü.
Sevgisi uğruna, doğduğu toprakları, ailesini, alışkanlıklarını, sınırsız dostlarını bırakıp Türkiye´ye geldiğinde de adını değiştirmemişti. 25 yıllık geçmişi ile köprüleri atmış, ama adını ve dinini korumuştu...
Kışlalı soyadını alışının ikinci yılındaydı... Altınay´ a hamileliğinin de son aylarında... Gözlerinden taşan bir mutlulukla kapıda karşılamıştı beni:
- Hem Türk, hem Müslüman olmak istiyorum... Ben Tanrı´ya inanırım. Senin Tanrın ile benimki farklı değil ki!.. Çocuklarımız iki toplum arasında kalmamalı. Ben de her şeyi seninle, onlarla ve bu toprakların insanlarıyla paylaşabilmeliyim.
Meğer yakın arkadaşlarımla birlikte müftüye gidip konuşmuş. İsmini bile seçmiş. Ama sabredememiş “sürpriz”inin sonuna kadar...
O gece “kelime-i şahadet” i sabırla ezberledi. Heyecandan uyuyamadı. Ertesi sabah müftünün yanından çıkarken, elinde artık “Nilgün Kışlalı” olduğunu kanıtlayan bir belge vardı.
Ankara Müftülüğü´nün mühürlü kağıdını anne ve babama göstermek için merdivenleri ikişer ikişer atlayarak çıkarken çok mutluydu. Çünkü bunun onlar için taşıdığı anlamı biliyordu.
Annemle babam ağlarken, O da gözyaşları içindeydi.
o o o
Her zaman çalıştı.Sekreterlik yaptı. Mağaza yönetti. Halkla ilişkiler sorumluluğu taşıdı. Protokol danışmanlığı üstlendi... Hem evde çalıştı, hem dışarıda.
Yaptığı iş ne olursa olsun, çalışmaktan hep onur duydu... Her yaptığı işe yüreğini verdi. Hep başarılı oldu...

Kocası bakanken, 86 metrekarelik sosyal meskeninin bulunduğu binanın merdivenlerini sabunlu sularla silerdi...

Komşular hayretler içindeydi. Ama O bundan değil, ancak, gelen yabancı konukların Türklerin temizliği ile ilgili düşüncelerinden utanırdı.
Bütün insanları severdi. Ama O, artık “biz Türkler”den biriydi; “onlar”dan değil.
o o o
Ulusal günlerde pencereye bayrak asar; Altınay ile Dolunay´a, büyük bir heyecanla Atatürk´ün büyüklüğünü anlatmaya çalışırdı.
Dinsel geleneklere uymak için çaba gösterirdi.
Sorunu olduğunda, içi sıkıldığında Hacı Bayram´ a gider dua ederdi. Türkçe olarak, içinden geldiği gibi...
Ama benzer bir gereksinmeyi yurt dışında da duyduğunda, aynı rahatlık ve gönül huzuru ile güzel bir kiliseye gidip mum dikmekten de çekinmezdi... Ve duasını gene kendine göre yapardı. Çoğunlukla da Türkçe olarak.
Onun için din, inanç ve iyilik demekti.
Oruç tutar, kurban keser, herkesin yardımına koşardı...
o o o
Bir yurt dışı resmi gezi dönüşümde, her zamanki gibi uçağın merdivenlerinin ucundaydı. Güneş gözlükleri ile saklanmaya çalışılan kızarmış, şişkin gözler. Dudaklarında zorlama bir gülümseme.
“Ahmet boşanalım” dedi, “benim yüzümden senin siyasal kariyerini yıkacaklar!”
Meğer sağcı basın yokluğumda bir kampanya başlatmış.
“Kültür Bakanı´nın Hıristiyan karısı” neler yapmış neler... Koca bakanlığı Hıristiyanlık için kullanan O. Hatta müzelerdeki ikonaları çaldırtıp yurtdışına kaçırtan da O...
Evinde yabancı bir kültüre “teslim olmuş” bir Kültür Bakanı.
Sekiz sütun “haberler”... Ve zihnimden silinmeyen köşe yazılarından örnekler... “İkonalar ve Kokonalar”, “Madam Kislali”, daha niceleri...
Nilgün, bana saldırmak için niçin kendisini kullanmaya çalıştıklarını bir türlü anlayamıyordu... Türk ve Müslüman doğmuş olmak, bunları kendi istenci ile benimsemiş olmaktan daha mı önemliydi?
o o o
Sevgi doluydu.
Çiçekleri, ağaçları, kelebekleri severdi... Kuşları, köpekleri, kedileri severdi... Çocukları, yaşlıları severdi... Tanrı´yı severdi, Atatürk´ü severdi...
“İnsan”ı severdi.
Bir hastanedeki umutsuz hastaları her gün ziyaret etmeyi; onları neşelendirmeyi, onlara umut dağıtmayı; paylaştığı acıları içine gömüp, gözyaşlarını eve saklamayı severdi.
Bakanlarla, büyük elçilerle, generallerle, çok ünlü yazarlarla, bilim adamları ile de arkadaştı... Kapıcılarla, bekçilerle, çaycılar la, şoförlerle, işçilerle, koruma polisleri ile de arkadaştı.
O bir “insan”dı...
28 yılını benimle paylaştığı için çok mutlu olduğum, kendimi şanslı saydığım, kendisiyle övündüğüm bir insan.
o o o
Pi af’ ı ve Pavarotti´ yi de beğenirdi, Sezen´i ve Gürses´i de.
Dev tenorun olağanüstü sesini, araba dağlardan geçerken, çok yüksek tonda dinlemekten hoşlanırdı. Ölüme yaklaştığımız dakikalarda ise, kasetçalardan süzülüp içimizde bir şeyleri titreten müziğin sözleri kulaklarımdan bir türlü gitmiyor:
“Yine mevsimler geçecek / Yine yapraklar düşecek / Giden sevgililer geri gelmeyecek...”
o o o
Nedense bana hiç söylememişti.
Türk bayrağı ile gömülmek istediğini ilk kez dostum Şahin Mengü´ye açmış. O “olamayacağını” ne kadar anlatmaya çalıştıysa da vazgeçmemiş. Başka dostlara da bu “rica”sını iletmiş...
Sevgili Mehmet Açıktan, tabutun bir kenarına bayrak eklemeyi başarmıştı... Nilgün toprağa verilirken, Altınay ile Dolunay, bir bayrağı da kefenin üzerine koymayı başardılar...
Fransız ana-babanın Bordolu Türk kızı şimdi
Ankara´da yatıyor.
Ve de benim kalbimde..."
*Ahmet Taner KIŞLALI <<
Alıntı


https://youtu.be/QJhcJtZOPqA



Günün Sözü :
ahmet taner kışlalı ile ilgili görsel sonucu

İbrahim Birol, http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
11 AĞUSTOS 2018, Antalya-Turkey

BİR KADININ UYANIŞI






Merhaba Gönül Dostlarım,

Bugünkü yazımda sizlere Gözde Akpınar' dan bahsetmek istiyorum. İstendiğinde bir Türk  kadınının neleri başarabileceğine tanıklık edebileceğimiz örnek bir yazı... 

Filli Boya’ nın kurucusu ve sahibi Celal Akpınar’ ın kızı olan Gözde Akpınar, 1980 yılında İstanbul'da doğdu. 
Saint Joseph  Lisesi' nin ardından üniversite eğitimini İstanbul Bilgi Üniversitesi İşletme-İktisat Bölümü’ nde okudu. Eşzamanlı olarak, Bilgi Üniversitesi’nin sunduğu bir imkanla aynı bölümü Portsmouth Üniversitesi’ nde de tamamladı. 2003 yılında Betek Boya ve Kimya Sanayi’ nde çalışmaya başladı.
gözde akpınar ile ilgili görsel sonucu
Henüz 25 yaşındaydı. Babasını kaybetti. Babasının prensesiydi.
Ailenin tek çocuğuydu.
Sektöründe Avrupa'nın en büyük fabrikası, 340 trilyon liralık devasa ciro ve binlerce çalışanın sorumluluğu omuzlarına kaldı.
Cesareti vardı ama, tecrübesi yoktu. Üstelik, babası ona daima nasihat ederdi, “kaç kişi çalıştırıyorsan, o kadar insan akşam çorbasını içiyorsa, yüzün gülsün, yok eğer o insanlar akşam aç kalıyorsa, sen de aç kal” derdi. Bu sözler kulaklarında çın çın çınlıyordu, altında ezilmeden taşıyabilmesi için zamana ihtiyacı vardı, pişmesi gerekiyordu. Şirketin yönetimini aile dostlarına ve profesyonellere bıraktı, kendi şirketine yönetim kurulu üyesi olarak katıldı. Öğrendi, öğrendi, öğrendi. 29 yaşında kendini hazır hissetti. Direksiyona geçti. Yönetim kurulu başkanlığı koltuğuna oturdu. Kriz ortamıydı. Herkes kemerleri sıkmaya gayret ederken, o tam tersini yaptı, Türkiye'ye olan güveniyle yatırımını arttırdı, herkes küçüldü, o büyüdü. Babasının kendisine bıraktığını ikiye katladı, fabrika sayısını dörde çıkardı, çalışan sayısını üçe katladı. Vergi rekortmenleri listesinin değişmez ismi oldu. Türkiye'nin en güçlü 50 işkadınından biri oldu. Babasının vasiyeti gereği, kazandığını, toplumla paylaştı. 

Sosyal sorumluluk projelerine büyük önem verdi. Özellikle kadınlar için, fırsat eşitliğinden faydalanamayan kızlar için çaba harcadı. Aile Bakanlığı' la işbirliği yaptı, “kadın ustalar” projesini hayata geçirdi, kadınlara 15 şehirde meslek eğitimi verip, iş hayatına kazandırdı. Özgecan vahşice katledildiğinde, 30 televizyon kanalının reklam kuşaklarını eşzamanlı olarak satın aldı, yarım dakika boyunca simsiyah karartı. Ne logo vardı, ne marka… Zifiri karanlıkta sadece “Özgecan için” yazıyordu. Ticari kaygıyla değil, toplumsal bilinci arttırmak için yapılmıştı. Tokat gibi çarptı. Kadına yönelik şiddette böylesine etkili bir reklam tarihte görülmedi. “Bir kadın ve bir kız çocuğu annesi olarak, bu sorunu ruhumun derinliklerinde hissediyorum” düşüncesiyle… Kadına yönelik şiddete dur demek için atılan her adımda yer aldı, her projeye katkı sağladı, para harcadı, mesai harcadı. Şiddet mağduru 12 kadının hayat hikayesinin anlatıldığı “Ölümcül Yaralı” isimli uluslararası farkındalık projesine İstanbul'da ev sahipliği yaptı. Tübitak ve Boğaziçi Üniversitesi' ile birlikte yoksul kız çocuklarımız için Bilim Kampı düzenledi.
Gözde Akpınar.
*
Hani her sene tüm Türkiye, Filli Boya' nın dünya kadınlar günü reklamını konuşuyor ya… Memleketi yüreğinden yakalayan, yüreklendiren reklamlar
İşte o Filli Boya' nın sahibi Gözde Akpınar.
*
BİR KADININ UYANIŞI, DAĞLARI YERİNDEN OYNATIR
(Çin atasözü )
Alıntı
https://youtu.be/_a9M1r3F39k
gözde akpınar reklam ile ilgili video

Günün Sözü : "
Bazen milyonlarca erkek hiç bi işe yaramaz. Bir kadın her şeyi değiştirir.......

İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
8 Ağustos 2018, Antalya-Turkey