NASA'da MARS' ı KEŞFETTİ...

doç dr neva çiftçioğlu resim ile ilgili görsel sonucu


Merhaba Gönül Dostlarım,

Bugünkü yazımızda sizlere NASA tarihinin en önemli projesinde Mars'ta hayat arayan ekibin başında bulunan Türk bilim kadını Doç.Dr. Neva Çiftçioğlu' n dan behsetmek istiyorum ama öncesinde,

ÅŸemdinlide ölen askerlerimizin toplu resmi ile ilgili görsel sonucuHakkari'nin Şemdinli ilçesinin üs bölgesinde top atışı yapıldığı esnada arızalı mühimmatın infilak etmesi sonucu  Milli Savunma Bakanlığı, kaza sonucu 25 askerin yaralandığını, kayıp 7 askerin cesetlerine ulaşıldığını açıkladı.09.11.2018 günü  Şemdinli İlçesi Ortaklar Süngü Tepe Üs Bölgesinde askeri mühimmat deposunda meydana gelen patlama sonucu     7 Askerimiz  şehit olmuş ve 25  personelimiz yaralanmıştır.
Şehitlerimize Allah' tan Rahmet yaralılarımıza acil şifalar dileriz. Şehitlerimizin Ruhları şad olsun.


NASA'da Mars'ı keşfetti bizde işsiz kaldı


doç dr neva çiftçioÄŸlu resim ile ilgili görsel sonucuTürk bilim kadını Doç.Dr. Neva Çiftçioğlu vatan hasretine dayanamayıp 18 yıl sonra Türkiye'ye döndü
Türk bilim kadını Doç.Dr. Neva Çiftçioğlu NASA'nın fırlattığı uydularla Mars'ta hayat izlerini aradı. Vatan hasretine dayanamayıp 18 yıl sonra Türkiye'ye dönen Çiftçioğlu mükemmel CV' siyle yaptığı tüm başvurulara karşın iş bulamadı.
NASA tarihinin en önemli projesinde Mars'ta hayat arayan ekibin başında bulunan Türk bilim kadını Doç.Dr. Neva Çiftçioğlu vatan hasretine dayanamayıp 18 yıl sonra Türkiye'ye döndü. Elinde nanoteknoloji alanında büyük başarılarla dolu bir CV ve kendisine ait patentlerle iş aramaya başladı. Yaptığı her iş başvurusundan ret cevabı aldı. Son çareyi sıkıntısını medyaya anlatmakta buldu. Anadolu Ajansı muhabirine konuşan Çiftçioğlu "Dönüşüm tamamen manevi duygularla. Türkiye'de nanoteknolojiyle ilgili çalışmalar yapmaya geldim" dedi. Üniversitelere yaptığı başvurulardan "Sizi alacak bölümümüz yok" yanıtını alan Çiftçioğlu, teknolojinin kalbi NASA'daki deneyim ve tecrübelerini Türkiye için harcayacağını kaydetti.
Çiftçioğlu şunları söyledi: "Birçok ülkede bu çark şöyle işliyor; ülkenin yurtdışındaki büyükelçilikleri, özellikle belli projelerde çalışmış Vatandaşlarını ülkelerine bildiriyor. Bu kişiler ülkelerine döndükten sonra onları bir kurum karşılıyor. İşte bizde de böyle bir kurum olsa ve ben de oraya gidip; şunları yapabilirim diyebilsem. Oysa ben, samanlıkta iğne arıyorum. Gidiyorum üniversitelere... Tek tek görüşüyorum ve kişisel inisiyatiflerle karşı karşıya kalıyorum."
İNŞALLAH GERİ GİTMEM
ÇİFTÇİOĞLU, Türkiye'de aradığını bulamazsa ABD "ye yeniden dönüp dönmeyeceği sorusuna ise şu yanıtı verdi: "İşte zaten gerçek beyin göçü o zaman olur. İnsanlar ilk çıkışta ‘bir şeyler öğreneyim de geleyim" der. Gider ve döner ülkesine. Ama karşılık bulamaz, kalbi kırılıp geri döner. İnşallah hiçbir zaman o aşamaya gelmem."
TAEK : AmerikafutbolTürkiye'de anlaşılmaz
BİLİM insanı Doç. Dr. Neva Çiftçioğlu' nun durumunu öğrenen yetkililer, Çiftçioğlu' nun doğru yere başvurmamış olabileceğine dikkat çekiyor. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) Başkanı Okay Çakıroğlu Neva Çiftçioğlu' nun yakınmasında haklılık payı yok diyemeyeceğim. Bu yaygın bir problem. Mesela biz TAEK'iz. NASA'da çalışanların çoğu bizim yaptığımız işlerle iştigal etmiyor. Bu biraz da ülkenin istihdam yapısıyla, bilimsel alt yapısıyla ilgili. Şuna benziyor: çok iyi Amerikafutbolu oynayabilirsiniz ama ülkemizde Amerikafutbolu popüler değilse, ilgili bir alt yapı yoksa, bizim ilgimiz diğer futbol türüyse, sizin değeriniz bizim ülkemizde pek anlaşılmayabilir." dedi. Çakıroğlu "Neva Çiftçioğlu, TAEK'e bir gelsin, tanışalım. Yardımımız olursa, edelim" diye konuştu.
TÜBİTAK : BİZE BAŞVURSUN
TÜBİTAK yetkilileri ise 2004'ten bu yana yaptıkları çalışmalarla tersine beyin göçüne hız kazandırdıklarını, ABD , Kanada ve Japonya gibi ülkelerde yaşayan 25"e yakın Türk bilim insanının Avrupa Birliği (AB) 7. Çerçeve Programı destekleriyle Türkiye'ye döndüklerini bildirdiler. Doç.Dr. Neva Çiftçioğlu' nun Türkiye'ye geldiğinde doğru yere başvurmamış olabileceğini belirten TÜBİTAK yetkilileri, TÜBİTAK'a başvuru yapmasını istediler. Yetkililer, AB 7. Çerçeve Programı Ulusal Koordinatörlüğü'nün kendisiyle ilgileneceğini ifade ettiler.
Gelmek isteyen çok kişi var
BOYDEN Türkiye Genel Müdürü Özlem Ergün "Bu tip örnekler Türkiye'de çok fazla görünüyor. Örneğin portföyümüzde 30-40 kadar genetik ve biyoteknoloji alanında dünya çapında faaliyet gösteren ancak Türkiye'ye gelmek isteyen profesörler var. Ancak onlara iş bulamıyoruz" dedi. Ergün "Önemli sayıda Türk bilimadamı var. Bunların büyük kısmı Türkiye'ye dönmek istiyor. Bunun için devletin bu alanlara yatırım yapması gerekiyor" diye konuştu.
Teknolojiye bütçe ayrılmalı
Türkiye'den beyin göçünü engellemek için "Beyin Göçüne Karşı Beyin Gücünü Teşvik" kampanyaları düzenleyen Dizayn Grup Başkanı İbrahim Mirmahmutoğulları da yurt dışında yetişen beyinlerin Türkiye'ye geldiklerinde iş bulamadıklarını söyledi. Mirmahmutoğulları "Üniversitelerde yüksek teknoloji çalışmaları geldiğinde 'ne gerek var' diyen bir kesim oluyor. Biz 20 kişinin projelerini değerlendiriyoruz. Bunu diğer şirketlerin de yapması gerekir. Ayrıca devletin de bütçe ayırması şart" dedi.
Kaynak: Ekonews
https://youtu.be/i6RHUXTRKvc
Günün Sözü :
bilimadamlarına değer verilmeli ile ilgili sözler ile ilgili görsel sonucu

İbrahim Birol, http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
11 Kasım 2018, Antalya-Turkey


ATATÜRK' TEN ULUSA SON VEDA

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, oturan insanlar ve iç mekan


Merhaba Gönül Dostlarım,

Yukarıdaki fotoğraf ATATÜRK'ün Türk Ulusunu son kez selamlaması ve vedasıydı.
Gençler Cumhuriyet size emanet! TÜRK askeri Cumhuriyet sana emanet!.....
29 Ekim 1938
Cumhuriyet Bayramı' nda Askeri Lise öğrencilerine el sallamaya çalışırken Dolmabahçe Saray' ın penceresinde çekilmişti.
29 Ekim 1938…Cumhuriyet Bayramı… Artık Büyük ATA’ nın sağlık durumu, fevkalade vahim… Odasında, yarı uyku halinde, bitkin bir şekilde yatıyor…
Yaşamından umut kesilmiş, her an her şey olabilir…
Oysa O, Ankara’ daki törenlere katılmak istemiş, hatta hipodromda, ATATÜRK’ün şeref locasına yorulmadan çıkabilmesi için bir asansör yaptırılmış, ama ne mümkün ?”
Ne olacaksam orada olayım” diyen ATATÜRK doktorlara, ”Bütün mesuliyet benimdir…
Ankara’ya mutlaka gideceğim” demiştir, ama artık yatağından bile kalkamamaktadır.
O sırada Dolmabahçe Sarayı’ nın önünden iyice yakın geçen bir vapurun içerisi, Askeri Lise öğrencileriyle dolu…
Cumhurbaşkanlığı boyunca ilk kez Ankara’ daki törenlere katılamayan ve durumu oldukça ağır olan ATATÜRK’ ü görmek isteyen öğrenciler, gözyaşları içerisinde, ellerindeki bayrakları, çiçekleri ve şapkalarını sallayarak haykırıyorlar…
”ATAmızı görmek istiyoruz!...
Sonra birden hep bir ağızdan söylemeye başladıkları İstiklal Marşı ile Dolmabahçe Sarayı inliyor…
Bu sırada yanında gene manevi kızı Gökçen olan ATATÜRK, gençlerin sesini duyarak heyecanlanır, yatağında doğrulur ve heyecanla pencereden bakan Sabiha Gökçen’ e seslenir:
“Bak Gökçen, gençlerimin sesi…
Duydun mu beni istiyorlar…”
“Evet paşam”, der Gökçen,”
Bir vapur dolusu genç…
Askeri Lise öğrencileri…
Cumhuriyet Bayramı törenlerinden dönüyor olmalılar…
ATATÜRK “Çocuklarım, benim çocuklarım…” diye fısıldar, gözlerinden yaşlar süzülmektedir.
Bu sırada içeriye doktor Neşet Ömer ve Salih Bozok girer.
ATATÜRK heyecanını onlarla paylaşır.
“Duyuyor musunuz?”
“Evet Paşam” derler gözleri dolarak “Duyuyoruz…”
Onlar, Cumhuriyeti emanet ettiğim gençlerimiz..” der gururla ATATÜRK.
Sanki bir anda iyileşmiş, güçlenmiş gibidir.
Oysa ATATÜRK’ün odasının yanındaki nöbet odasında Kılıç Ali, pencereyi açmış, gençlere “Gidin!” diye işaret etmektedir.
Oysa gençler iyice coşmuştur.
Yaşa ATATÜRK !
Varol ATATÜRK ! diye bağırmakta, bazı gençler vapurdan suya atlayarak, saraya doğru yüzmeye çalışmakta, "ATAmızı görmek istiyoruz !” diye haykırmaktadır.
“Çocuklarımı görmek istiyorum…”
ATATÜRK “Çocuklarımı görmek istiyorum.
Buraya kadar gelmişler, hiç değilse onlara el sallamalıyım, beni pencereye götürün!” emrini verir.
Doktor Neşet Ömer “Fakat Paşam…” diyecek olur, ATATÜRK doktorun itirazına sertçe yanıt verir:”
Nedir fakat?”
Doktor susar.
Salih Bozok hemen pencere önüne bir koltuk koyar.
Sonra ATATÜRK’ ü giydirirler. Bu giyinme ona büyük ıstırap verir, ama yüzünden boncuk boncuk terler süzüldüğü halde, sesini çıkartmaz.
Sonra nöbet odasından koşup gelen Kılıç Ali’ nin de yardımıyla ATA’ yı penceredeki bir koltuğa götürüp oturturlar.
ATATÜRK giyinmiş, başı dik, sanki hiç günleri sayılı bir hasta değilmiş gibi, gençlere gülümseyerek el sallar.
Gençler ATATÜRK’ ü pencerede görünce, iyice coşarlar ve sanki denizde kıyamet kopar.
Hep beraber alkışlayıp, "Büyük ATATÜRK” diye haykırdıklarında, yer gök inler.
Gençlerden birkaçı daha üniformalarıyla vapurdan atlayarak ATA’ larına doğru yüzmeye, marşlar söylemeye başlar.
Bu manzarayla fevkalade duygulanarak ağlayan ATATÜRK’ ün gençlere salladığı eli, gittikçe gücünü kaybederek yana düşer…
Gözyaşları içerisinde “Yoruldum…” der.
Kılıç Ali ve Salih Bozok, O' nu koltuğu ile kucaklayarak, yatağının yanına getirirlerken, dışarıdan gelen tezahürat sesi, gittikçe yükselmektedir.
Paşanın “Onları gördüğüm için mutluyum” derken, yumduğu gözlerinden ip gibi yaşlar süzülmektedir…
Gençler Cumhuriyet size emanet! TÜRK askeri Cumhuriyet sana emanet!.....

Alıntıdır
"PAŞAM DİLİNİZİ DIŞARI ÇIKARIR MISINIZ?"
Dr. Ali Güler, konuyla ilgili yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: "Atatürk'ün komaya girdiğinde söylediği son söz 'Aleykümselam' sözüdür. 8 Kasım günü Atatürk saat 18.30'da Dr. Neşet Ömer İrdelp muayene için, Mustafa Kemal Atatürk'e 'Paşam dilinizi dışarı çıkarır mısınız?' deyince Atatürk dilini dışarı çıkardı. Ardından, Dr. İrdelp 'Biraz daha uzatır mısınız?' diye sordu. Bunun üzerine Atatürk dilini tamamen içeri çekip sağına döndü. Orada birisiyle konuşur gibi 'Aleykümselam' dedi ve derin bir komaya girdi. Bundan 38 saat 5 dakika sonra da tıbben ölümü gerçekleşti."

https://youtu.be/VTYwW5FEFNE


İbrahim Birol, http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
8 Kasım 2018, Antalya-Turkey



AH ANA !...

eli öpülesi anneler ile ilgili görsel sonucu
















Telefon çaldı, köy garajından arıyorlardı.
“ Mehmet Bey anneniz burada, bilginiz olsun. “
“Tamam, teşekkür ediyorum, birazdan gelirim “ dedi.
Telefonu kapatırken söylendi;
“ Ah ana, ah ana yine mi? “
Bir taksiye atlayıp köy garajının yolunu tuttu.
Annesi oğlunu gördüğüne hiç mutlu olmadı.
Kucağında tuttuğu bohçasına sarıldı, suratını astı.
Mehmet yazıhane görevlisine teşekkür etti.
“Hadi ana gidiyoruz “ dedi. Annesi toparlanırken söylendi.
“ Nereden bildin bura da olduğumu, kim haber etti sana? “
Oğlu cevap vermedi, elinde ki bohçayı çekip aldı.
Kendisi önde annesi arkada çıktılar.
Eve kadar tek kelime etmediler.
Oturdukları siteye gelmişlerdi, asansörle onuncu kata çıktılar.
Burnundan soluyan Mehmet eve girer girmez açtı ağzını..
“ Ana bu kaçıncı, ayıp yahu.. Ele güne rezil ediyorsun beni.
Bohçanı toplayıp ta kaçmak ne oluyor.
Ne işin var köy de, ne yapacaksın yalnız başına.
Sana bir kötülük mü ettik, ben, gelinin, torunların.. “
Anası titreyen dudaklarının arasından,
“ Yok oğul, ben razıyım sizlerden. Ama.. “
“ Aması ne ana, aç mısın, çıplak mısın? “
“ Dinle ey oğul, dedi anası,
Evet yediğim önümde , yemediğim ardımda..
Ama ben bahçemde yetiştirdiğim domatesi, biberi özlüyorum.
Evet, dayalı döşeli bir odam var, kumandalı televizyonum var.
Ama ben, kerpiç duvarlı, toprak damlı evimi özlüyorum.
Günüm bu odada, balkonda geçiyor, hapis gibiyim.
Oysa ben bahçemi, tepeleri, tarlaları özlüyorum.
Sizden başka kimseyi gördüğüm yok, o da akşamdan akşama.
Oysa ben komşularımı, eşimi, dostumu özlüyorum.
Sağım beton, solum beton, tepem beton..
Oysa ben, toprağı, toprağın kokusunu özlüyorum.
İneğimi, kedimi, tavuklarımı özlüyorum.
Mezar özlenir mi oğul, ben babanın mezarını özlüyorum.
Biliyorum ölünce köye götüreceksiniz beni..
İşte bu kavuşma erken olsun diye dualar ediyorum.
Oğul anla beni, alışamadım şehrinize, ölümü bile özler oldum. “
Sesi boğuklaştı, gözlerinden iki damla yaş süzüldü.
Anasını bu halde gören Mehmet’in içi sızladı.
Uzandı, elleriyle yaşını sildi, sarıldı ona.
“ Kurban olurum ben sana anam.
Sesimi yükselttim, kusuruma bakma.
Ben seni rahat ettirdiğimi sanıyordum, yanılmışım affet. “
Kalktı, odadan çıkarken;
“ Hazırlan Güllü Ana, yarın köyüne kavuşuyorsun.”

Güllü Ana o akşam çocuklar gibi şendi.
Kıyafetlerini topladı. Banyosunu yaptı.
Yakın komşularına hediyelikler hazırladı.
Geliniyle, torunlarıyla helalleşti. Erkenden yatağa girdi.
Döndü durdu yatağında, çabucak sabah olsun istiyordu.
Sabah olsun da yola düşsünler. Düşsünler de köyüne kavuşsun.
Sabahleyin gelin erkenden kalktı, kahvaltıyı hazırladı.
Kocasını uyandırdı. O da anasının kapısını tıklattı.
“Ana kahvaltı hazır.” Ses gelmedi, bir daha.. Yok..
Açtı kapıyı anası hala yataktaydı.
“Güllü Ana hayırdır, vaz mı geçtin köye gitmekten” diye takıldı.
Cevap alamadı, içi titredi. Sokuldu, yorganın ucunu kaldırdı.
Anası dizlerini çekmiş cenin pozisyonunda öylece duruyordu.
Hafifçe sarstı, kadın adeta taşlaşmıştı.
Elini tuttu, buza kesmişti.
“Anaa.. “ diye bağırdı. Karısı içeri koşturdu.
Anasının eli avucunda ağlıyordu Mehmet…
Alıntı : Hasan Aksoy

https://youtu.be/9lccV2zd9Cg


Köy İle İlgili Sözler

Günün Sözü : "İnsanlar önceleri köyden kente göç ettiler, şimdilerde ise şehrin boğucu ve sıkıcı havasından kurtulmak için yeniden köye göç etmeye başladılar." 

İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
7 Kasım 2018, Antalya-Turkey




TEK AYAKKABI

 Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayak...kabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini öntarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. 
Hem de güçlükle.. Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti.Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp:
- Küçükk!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!.
Çocuk, ona dönerek:
- Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik.
- Bence önemli değil!. diye, atıldı adam. Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin?
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
- Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!.
İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder. Çocuk biraz düşünüp:
Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki?
- Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
- Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.
- İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.
- Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!.
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
- Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.
- Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?
- Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder.
Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmiş
değildi.Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:
- Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!..
Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu.
Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
- Babam haklıymış!. dedi. 'Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek yok!' demişti.

Alıntı : Sözcükler Ötesi

Günün Sözü :
VERMEK İLE İLGİLİ SÖZLER ile ilgili görsel sonucu

İbrahim Birol, http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
4 Kasım 2018, Antalya-Turkey



SAVAŞ VE BARIŞ...


Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, ayakta duran insanlar, gökyüzü ve açık hava


Merhaba Gönül Dostlarım,

1972'de dünyanın gözünü Vietnam Savaşı'na çeviren ve üstte görülen fotoğrafı çeken fotoğrafçının adı Nick Ut. 
Kendisine Pulitzer ödülünü getirecek olan kareyi çektiğinde, atılan bombanın etkisiyle şoka girdiği için çığlık çığlığa yollarda koşan çıplak kızın adının Kim Phuc olduğunu bilmiyordu

FOTOĞRAFI ÇOĞUMUZ BİLİYORUZ...
AMA HİKAYENİN DEVAMINI BİLMİYORDUK...
BENCE HERKES HİKAYENİN SONUNU BİLMELİ...
H. PETİN...
1972 yılının 8 Haziran günü Kuzey Vietnam'da bir tapınakta saklananların üzerine Amerikan uçağından dört napalm bombası atıldı.
Sağ kalan çocuklar, elbiseleri, saçları, vücutları yanık içinde, çığlıklar atarak kaçışırken, foto muhabiri Nick Ut kendisine Pulitzer ödülünü getirecek olan kareyi çekti...
Ortada, çığlık çığlığa koşan çıplak kız, Vietnam Savaşı' nın bütün dehşetinin isimsiz simgesi haline geldi...
Amerika' yı dünya kamuoyunun önünde güç durumda bırakan, kendi ülkesinde protesto gösterilerine yol açan bir simge...
1982'de bir Alman gazeteci fotoğraftaki kızın peşine düştü...
Kızın adının Kim Phuc olduğu ortaya çıktı... Bütün vücudu yandığı için Saygon'  da 14 ay hastanede yatmış, yanık derisi ayıklanırken her seferinde acıdan bayılmıştı...
İleri bir yaşta, kocasıyla gittiği Moskova dönüşü siyasi mülteci olarak Kanada'ya sığınmıştı...
O günlerde 34 yaşındaydı, evliydi,
3 yaşında bir oğlu vardı. Astım ve şeker hastasıydı, sık sık migren krizi geçiriyordu. Vücudunun her yerinde silinmek bilmez yaralar taşıyordu, cildi nefes alma yeteneğini kaybetmişti ama yine de "ne talihliymişim ki yüzümde en küçük bir leke bile yok."
diye avunuyordu...
1995 senesinde Washington'da Vietnam Savaşı' nı anmak için bir tören yapıldı. Kim Phuc da oradaydı.Konuşması için kürsüye çağırdılar:
"-O bombaları atan pilotla karşılaşsam, ona geçmişi değiştiremeyiz derdim. Ama bugün de yarın da barışa hizmet etmek için elimizden geleni yapabiliriz..."
Konuşması bitince kürsüden ayrılıyordu ki, eline bir kağıt tutuşturdular. Göndereni işaret ettiler. Kim Phuc önce dönüp adama baktı. Adam orada öylece durmuş, eli ayağı titreyerek Kim Phuc' a bakıyordu. Sonra elindeki notu okudu:
"Kim, o adam benim!" yazıyordu...
8 Haziran 1972 günü, Vietnam'daki o tapınağa napalm bombası atan uçağın pilotu John Plummer' di orada duran.
Savaştan sonra yıllarca kendine gelememiş, ne yapacağını bilememiş, din adamı olmuş,
o küçük kızın resmini gazeteden kesip sürekli cüzdanında taşımıştı...
Kim Phuc bir an adama baktı, sonra kollarını açarak ona doğru koştu.
Hangisinin yarası daha derindi dersiniz?..........
H.PETİN

https://youtu.be/st9p24mUKrY
https://youtu.be/zXxmLQV3YRA

Günün Sözü :
''Yurt’ta barış, Dünya’da barış.''
M.Kemal ATATÜRK
''Savaş zaruri olmadıkça cinayettir..''
M.Kemal ATATÜRK
İbrahim Birol, http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
24 Ekim 2018, Antalya-Turkey





HAYATA YÖN VEREN FİLMLER

Ä°lgili resim




Merhaba Gönül Dostlarım,

Hayatımıza bir köşesinden ayna tutan ya da daha önce hiç karşılaşmadığımız hayatları bizlere mükemmel bir çerçevede sunarak unutulmaz kılan filmler vardır. O filmleri başucumuzda saklamak isteriz ve izlediğimiz her dönemde bizlere akıl veren dostlar haline gelir. 
Bir kere tutulduğunuzda asla bırakamayacağınız Hayatınızın akışını değiştiren filmler hangisi ? diye sizlere sorsam siz ne derdiniz ?
Ä°zlediğinizde hayatınızı kökten değiştirecek 10 filmBana sorarsanız çocukluğumdan bugüne kadar izlediğim filmler arasında beni en çok etkileyen iki filimden birincisi 1994 yapımı " Forrest Gump" derim.
Başrollerini Tom Hanks ve Gary Sinise’ in paylaştığı Forrest Gump, unutamadığımız ve üzerinden yıllar geçse de en depresif zamanlarımızda sarılmak isteyeceğimiz filmlerden bir tanesi… Forrest Gump’ ın çocukluğundan, yetişkin hayatına kadar yaşadığı mucizeleri ve yaşamda elde edilen başarıları aslında kişinin kendisinin mümkün kıldığını bizlere anlatıyor Forrest Gump… 

the terminal resim ile ilgili görsel sonucu
İkincisi ise 2004 yılı yapımı " The Terminal " Baş Rollerini Tom Hanks  ve Catherine  Zeta- Jones' un  paylaştığı gerçek hayattan alınmış bir film. 
İzlemeyenleriniz  varsa ve kendisine umut aşılayacak bir şeyler katmak istiyorsa bu iki filmi mutlaka izlesin.

Çok değerli yazarımız Bige Güven Kızılay' ın " Hayal Ağacım" adlı kitabından alıntı bir bölümü aşağıda sizlerle paylaşıyorum.


HAYAT SAVUNMAYA DEĞER
defending your life ile ilgili görsel sonucu

“Hayatınızı değiştiren filmler hangisi?” diye bir başlık vardı internette.
Ben de onu düşündüm , benim var mı hayatımı değiştiren bir film diye..
Var.
90’ lı yıllarda bir video furyasıdır giderdi hatırlar mısınız? VHS mi, Beta mı, gidip gidip, deliler gibi film kiralardık..
İşte o dönemden bir film var hafızama kazınmış, kodlanmış adeta. Başrolde Meryl Streep var, adamın yüzünü hatırlıyorum, adından çok emin değilim, Albert Brooks galiba...
Diyebilirim ki, o gün bugündür, hayatımı o düşünceye göre yaşıyorum.
Detayları birebir aynı kalmamış olabilir zihnimde. Özetle şöyle :
Başroldeki erkek dalgın ve dağınık bir adam.
Film, bu adamın, araba kullanırken müziği değiştirmek isteyip düşen kaseti yerden almaya çalışırken bir trafik kazasında ölmesiyle başlıyor. Bu abimiz kendini “öbür dünyada” buluyor.
Film bu ya, orası geçici bir durak, ve orada yargılanıp, cennete mi, cehenneme mi gideceğiniz belirleniyor. Normal hayat akıyormuş gibi bir mekan, herkes yiyor, içiyor, geziyor, ama sürekli birbirleriyle mahkeme konusunu konuşuyorlar.
Meryl Streep’ le adam tanışıyorlar . Kadın çok zarif ve etrafta çok saygı gören biri.
defending your life ile ilgili görsel sonucuDerken adamın mahkeme zamanı geliyor. Buyrun salonumuza diye alıyorlar içeri.. Kocaman dev bir ekranın karşısına oturtuyorlar. Bir tarafta hakimler var. Diğer tarafta seyirciler.
Işıkları karartıyorlar, film bir başlıyor ki, adamın kendi hayatı..!
Yargıç diyor ki, “Zor bir dava, hayatınızın 10 anı ile yargılanacaksınız.”
Adam kan ter içinde kıvranıyor, karşıma neler çıkacak diye..
İlk sahne 8 yaşındaki hali. Kendi yaptığı bir suçu bir başka arkadaşına atarken..
Sahne bitiyor, ışıklar yanıyor, kaskatı suratlı 5 hakim, hadi bakalım söyle diyorlar, “Bunu neden yaptın?” Adam hık diyor, mık diyor, kıvranıyor manasızca.. Yiğitce bir açıklaması yok çünkü yaptığının. Çocukça bir korkaklık işte.
Sonra ergenlikte bir sahne, derken üniversitede, bir de üstüne babasıyla bir kavga...
Hep , hep sorumluluktan kaçmış hayatı boyunca, kendi çıkarı için başkalarını harcamış durmuş..
Gek gükten başka bir savunma yapamıyor, yargıçlar da son derece gerçekçi ve katı yorumlar yapıyorlar, bizimki perişan halde mahkeme salonundan çıkıyor. Bitik.. Hayatı nasıl yaşadığıyla ilk defa yüzleşiyor ve kendinden nefret ediyor..
Sonra aralarda bir yerde Meryl Streep’ in mahkemesi var. Bir sürü seyirci gelmiş, kalabalık. “Bir tek sahne ile yargılanacaksınız” diyorlar. Bir yangın sahnesi.
Kadıncağız, meğer o yangında çocuklarının hayatını kurtarmış ve öyle ölmüş. Yargıçlar ona hiç bir soru sormuyorlar tabii, ayakta alkışlanarak sonuçlanıyor o mahkeme..
Tahmin ettiniz mutlaka.. İkisi birbirlerine aşık oluyorlar...Ama oraları bu yazının konusu değil. 
Ben o filmi izlediğimden beri, her hareketimde hep düşünürüm, “Bu davranışım günün birinde dev ekranda bana izletilse , bir açıklamam olabilir mi?” diye... Ve savunamayacağım hiç bir şeyi yapmamaya çalışırım.
Düşünüyorum da, aslında kendi kendimizin savcısı da, yargıcı da biziz. O mahkeme nefes aldığımız sürece benliğimizde kurulmalı . Savcı beynimizse, yargıç yüreğimiz olmalı. Yargıcın onaylamadığı hiç bir şeyi yapmamalı..
Da....
Öyle takır takır yazmak gibi kolay değil ki..
Ben her gece başımı yastığa koyunca düşünüyorum, pişman olacağım bir şey yaptım mı diye.. Bütün gün bir biçimde yolumun kesiştiği her yüz adeta gözümün önünden geçiyor, üzgün, kırgın bakan bir yüz varsa ve sebebi bensem, çok üzülüyorum.
Bunu o kadar uzun süredir yapıyorum ki, artık resmi geçit yapan o yüzlerde üzüleceğim bir ifade pek nadir oluyor, bayağı ilerleme kaydettim diyebilirim..
Ama bir kere bunu başardın mı hep öyle kalacak diye bir şey yok. Odaklanmak gerek, odağını kaybettiğin an, mahkemendeki dev ekranda gösterilecek malzeme çıkartabilirsin her an..
İnsanın hamurunda acaip katı bir egoizm de var, inanılmaz derinlikte bir sevgi de.. Siz hangisini beslerseniz o benliğinize hakim oluyor. İncecik de bir sınır üstelik .. Ayağınız bir taraftayken her an öbür tarafa taşabilir.
Babamın çok yakın bir arkadaşının üç kızı vardı. Üniversitede filandım, beni karşısına oturtup sorguya çekmişti : “Evleneceğin adamda ne ararsın kızım? “
Acaip gerilmiştim.!
Ne desem beğenmeyecek belli ki.. O yaşlarda benim aklım anca boyuna posuna eriyor.. Sustum sustum, ıkındım, sıkındım...
Sonunda halime acıdı, cevabı kendi verdi : “Merhametli olsun evladım. Sakın merhametsiz bir adamla evlenme.”
Şimdi düşünüyorum da,aslında insanı insan yapan en önemli erdemlerden biri merhamet. İkisi vicdanla el ele dolaşır dururlar.
Diyeceğim o ki, özetle insan merhametli ve vicdanlı olduğu sürece o dev ekranda korkulacak bir manzara olmuyor. Saim amcam haklıymış. Gerisi teferruat.
Ve herkes kendi vicdanının önünü süpürse , var ya; bu toplumun kaderi muhteşem bir şekilde değişir.
Ha, hayat beni sürekli zorluyor diyorsanız, onun da cevabı var :
Nelson Mandela diyor ki :
“ Hiç bir zaman kaybetmem. Ya kazanırım. Ya öğrenirim..”
Hayal Ağacım
Bige Güven Kızılay
Hayal Ağacım ( Yeşil kitap )
Sayfa 194 ( Hayatımı Değiştiren Film )

https://youtu.be/ciByvddyHBs


Günün Sözü :

GÜZEL FİLM SÖZLERİ ile ilgili görsel sonucu

İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
16 Ekim 2018, Antalya-Turkey