DOĞAYA SAYGILI OLMAK...

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, ağaç, bitki, çim, ayakkabılar, gökyüzü, açık hava ve doğa


  
Merhaba Gönül Dostlarım,

Yaz mevsiminin başlamasıyla Sahillere, Yazlıklara, Ormanlara akın ettiğimiz 
miz şu günlerde çevreye bilerek veya bilmeyerek verdiğimiz zararları anlatan aşağıdaki yazısından dolayı sayın Sibel Onbaşıoğlu' na sevgi, saygı ve teşekkkürlerimizi yolluyoruz. 

Görüntünün olası içeriÄŸi: açık havaKuşkusuz çağımız, dünya tarihinde en fazla gelişme ve ilerlemelere sahne olmaktadır. Beşeriyetin sanayileşme ve tekniğin her alandan gelişmenin azami noktası yaşamakta olduğumuz zaman dilimi içindedir. Bu hızlı gelişme her geçen gün dahada hızla artmaktadır. Bu arada, insanlar da doğal zenginlik kaynaklarını hızla tüketmektedirler. Bu durumda çevrenin pek çok yer ve şekilde hızla kirlenmesine neden olmaktadır. Etkili ve geniş kapsamlı önlemler alınmaz ise dünyamızdaki tüm canlı varlıklar için yaşama şartları durmadan bozulmaya devam etmektedir. Hızlı sanayileşme ile beraber çevrenin hızla kirlenmesi ve bu durumun doğurabileceği sınırsız tehlike, ancak son çeyrek yüzyılda yeterince anlaşılabilmiştir.
Çevre kirliliği çeşitleri genel olarak; hava kirliliği, su kirliliği, toprak kirliliği, gürültü kirliliği ve görüntü kirliliği olarak sınıflandırılır. Çevre kirlilikleri doğaya zarar vererek doğrudan veya dolaylı olarak doğada yaşamını sürdüren tüm canlıların zarar görmesine neden olmaktadır. Günümüzde görüntü kirliliği ve ışık kirliliği de çevre kirlilikleri olarak karşımıza çıkmakta, bu çevresel kirlilikler yine insanlar tarafından oluşturularak insanların ve diğer canlıların zarar görmesine neden olmaktadır. Çevrenin kirlenmesi, ekosistemin dengelerini bozarak iklimsel değişikliklere sebep olmaktadır.

Önce Kendinizi Sevin, sonra da Sevdiklerinizin, sahip olduklarınızın ve size değer verenlerin kıymetini bilin ki, Mutluluğunuz daim olsun... En iyi dileklerimle. Esen kalın... 
Unutmayın ki, sizin şikayet ettiğiniz yaşamınız, belkide  başkasının hayali olabilir.

SENSİZ NE MUTLU OLURDU BU DÜNYA !!!

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, oturan insanlar ve açık hava
"Pikniğe gidiyorsun ormanı yakıyorsun. 

Sahile gidiyorsun çöpünü orada bırakıyorsun, adını duyduğun her kumsala, her tatil beldesine, her köye, her parka gidiyorsun çocuğunun altını değiştirdiğin bezini oraya atıyorsun. 
İçtiğin biranın şişesini arkandan kim toplayacak sanıyorsun? 
Yetmiyor pet şişeye iş...., si..... çöpünü de her yere bırakıyorsun. 
Nereye gitsek senin izlerini görüyoruz. 
Her dağ başında, her deniz kıyısında, her doğal parkta, her doğal güzellikte. 
Dünyanın en güzel, en özel, en eski tarihi eserlerine sahip olsak ne fayda, sen en mahrem mağaraların duvarlarına o saçma sapan adını yazıyorsun. 
Üstüne başına bakınca insana benziyorsun ama ne yazık ki olamıyorsun. 
Çocukların karınca yuvalarını bozuyor, bön bön bakıyorsun, sokak köpeğine taş atıyor sırıtıyorsun, kedinin yavrularını alıp ölümüne sebep oluyor iyi bir şey yapıyor sanıyorsun, kuşların yuvalarını dağıtıyor kıs kıs gülüyorsun, doğal yaşam parklarında soyları tükenmek üzere olan her canlıyı avlıyorsun, bir de fotoğrafını çekiyorsun.
 Sonra bunları sosyal medya da paylaşıyorsun, buralardan bakılınca pek sosyal, pek afilli, pek modern, pek bilmem ne görünüyorum sanıyorsun. 

Görüntünün olası içeriği: bitki, ağaç, ayakkabılar, açık hava ve doğa
Kendinden başka hiç bir şeyi düşünmüyorsun, yaşadığın gezegenin ve hatta oturduğun sokağın bile farkında değilsin. 
Saçlarını jöleleyip, kıçına da Kot'u çekince bir şey oldum sanıyorsun. 
Hatta kimi zaman turist avına çıkıp kitap okuyormuş gibi bile yapıyorsun. 
Oysa sen ne okuduğunu anlayacak zekaya sahipsin, ne de dünyayı görecek gözlere. 
Yazık ki bizde senin verdiğin hasarı tamir için kendimizi paralayıp duruyoruz. 
Keşke hiç doğmamış olsan! 

Sensiz ne mutlu olurdu bu dünya... “ Sibel Onbaşıoğlu

Günün Sözü :
" Seni Sen Yapan çevrendeki insanlar ve  Doğaya olan saygın, sevgindir....

İbrahimBirol, http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
17 Temmuz 2018, Antalya-Turkey




















BAKIŞ AÇISI...


Otomatik alternatif metin yok.


Merhaba Gönül Dostlarım,


Bugünkü yazıma başlamadan önce bir hatırlatmada bulunmak ve teşekkür etmek istiyorum.
28 Haziran 2018 tarihli " Gerçeği Değiştirmek" başlıklı yazıma gönderdikleri görüntüleme ve beğenilerinden dolayı Rusya' daki Gönül Dostlarıma yazıma gösterdikleri ilgilerine sonsuz sevgi, saygı ve şükranlarımı yolluyorum, daha güzel yazılarda tekrar bir arada olmak temennisiyle hoşça kalın.

" Gerçek Dostlar" adı altında  bundan bir kaç ay evvel yayınladığım yazılarımda " Hayal Ağacım, Kehribar Zamanında Aşk, Kırk Yama, Hayal Ağacım İğde"  gibi kitapların yazarı Bige Güven Kızılay'ı  sizlerle tanıştırmış ve bu değerli yazarın bazı kitaplarının kısa özetlerini ayrıca paylaşmıştım.

Bige Güven Kızılay' ın kitabından alıntı aşağıdaki yazısında bizlere vermiş olduğu mesajı sizlerin yorumuna bırakıyorum...


Önce Kendinizi Sevin, sonra da Sevdiklerinizin, sahip olduklarınızın ve size değer verenlerin kıymetini bilin ki, Mutluluğunuz daim olsun... En iyi dileklerimle. Esen kalın... 
Unutmayın ki, sizin şikayet ettiğiniz yaşamınız, belkide  başkasının hayali olabilir.


Bana çok acayip gelen bir şey keşfettim dün. 
İnsanlar, kötü bir olaya , ya genel olarak “kötülüğe”, daha “ ilk duydukları anda inanıyorlar” ve bunu kulaktan kulağa konuşarak yayıyorlar.

Ama “iyi bir habere” veya olaylara, insanları “inandırmanız için dil dökmeniz” ve “ikna etmeniz” gerekiyor. Mutlaka altında bir çapanoğlu arıyorlar. Anlatırken bile, “Güya böyle böyle olmuş ama....” diye o şüpheyi içine ekleyerek konuşuyorlar.

Neden?

Neden kötü insanların varlığına çabucak inanıyoruz da, iyi insanlara şüphe ile yaklaşıyoruz?

Bir de başka soru sorayım, hangisine inandığımızda rahat ediyoruz?

Yani, kötülüğün bu derece yaygın olmasına inandığımızda mutlu olmamız, huzur duymamız mümkün mü?
( Lütfen yazının bundan sonrasını, “Ama öyle!” demeden , yani önyargısız okumaya çalışın.  )

Peki, bu hep böyle miydi?

Yakın tarihimizi bir düşünelim.
Şu kritik coğrafyada, bu güzelim ülkenin başına gelmeyen kalmadı.
Ama şimdilerde “Hiç bu kadar kötü olmamıştık” söylemi var ya; sinir kesiyorum duyunca.
Kusura bakmayın ama , “olduk.”
Daha beter günlerimiz de “oldu.”
Tek fark neydi biliyor musunuz? “Bakış açımız” !

O zamanlar iyiliğe inanıyor, kötülüğe şaşıyorduk.
Şimdilerde, kötülüğe inanıyor, iyiliğe şaşırıyoruz.

Bu kadar basit aslında.
Bu kadar basit ve çarpıcı.!
Ve çok da tehlikeli.

Neden biliyor musunuz?
Çünkü inandığınız şeyi kabullenirsiniz, kanıksarsınız.
Bu şekilde düşünerek, biz kötülüğü kabulleniyor, bir anlamda farkında olmadan “onaylıyoruz”.

“Birisi kötülük yaptıysa normaldir. Herkes kötü zaten. “ Bir tarafta bu algı var.
“Yok canım vardır bir çıkarı, bu kadar iyi olamaz kimse” Bir tarafta bu algı var.

Sizce böylesi bir topluma ne hakim olur?

Ben size söyleyeyim: Korku. Şüphe. Umutsuzluk. Güvensizlik. Karamsarlık.

Peki, bizim toplumcak kötülüğe inanmamız kimlerin işine gelir? Lütfen bir de bunu sorun kendinize.
Cevabını bulmayı sizlere bırakıyorum.

Çok sevdiğim bir söz var. “Kötülerin en büyük korkusu, kötülüklerine seyirci bulamamaktır” diye.

Ben etrafıma baktığımda kötüleri izleyen iyiler görmek istemiyorum. Algı yönetimi paspas etti hepimizi, “İyilik enayiliktir. Dünya kötüdür. Siz azınlık ve zayıfsınız. Kötüler güçlüdür. Güçlü olan haklıdır. Ona biat edilir”.

Pardon da...

Dünyaya gelme amacımız, kötülere biat etmek mi acaba?
Biz farkında olmadan, dünyanın nasıl kötü olduğunu anlatıp yayarken, onlara hizmet ettiğimizi fark ediyor muyuz?

“Umut fakirin ekmeği” diye şiirler okuyan bir nesilden, biz bu günlere nasıl geldik bilemiyorum. Bu mantıktan gidersek, fakirin elinden bırakın ekmeği; umudu bile almış durumdayız.
Cidden silkinmemiz gerekiyor.

Derin bir nefes alıp şu şiiri okuyalım mı?

Kardeşim,
Sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana
Uçak sağ salim inebilsin meydana
Doktor gülerek çıksın ameliyattan
Kör çocuğun açılsın gözleri
Delikanlı kurtulsun kurşuna dizilirken
Birbirine kavuşsun yavuklular
Düğün dernek yapılsın hem de
Susuzluk da suya kavuşsun
Ekmek de hürriyete
Kardeşim
Sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana
Onların dediği çıkacak
Eninde sonunda

Nazım Hikmet, vatan hasretinden kıvranırken kaleme almış bu satırları. Asla yeniden göremeyeceği ülkesinin kokusu burnunda tüterken. Kendi gelemese bile, bari mezarının Anadolu’nun ücra bir köyünde bir çınar ağacın altında olmasını vasiyet ederken...O durumda bile umut kokuyor satırları.

Bizler...Böylesi güzel bir memleketin topraklarında bilfiil yaşarken, iyilikten ve sonu tatlıya bağlanan hikayelere inanmaktan nasıl vazgeçebiliriz?

“ Susuzluk da suya kavuşacak
Ekmek de hürriyete...
Eninde .... sonunda....”


bige güven kızılay resim ile ilgili görsel sonucu
Bige Güven Kızılay
04.12.2017


Günün Sözü : Bir erkeğe en çok yakışan şey, ne kirli sakal, ne havalı güneş gözlüğü, ne de yırtık kot; " Merhamettir'

İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
13 Temmuz 2018, Antalya-Turkey








PSİKOLOJİK RAHATLAMA


rahatlama ve gevşeme teknikleri ile ilgili resim ile ilgili görsel sonucu


merhaba Gönül Dostlarım,

 Bazı rahatlama ve gevşeme tekniklerinin ise stresle başa çıkmada oldukça faydalı olduğu bilimsel araştırmalar sonucu da ortaya konulmuştur. 
Uzmanların bizlere tavsiye ettiği bazı uygulamalara bakarak hareket etmenin faydalarını görebilmek elimizde. Aşağıda verilen altı adımı haftada bir kaç kez uygulamanızın psikolojik olarak sizlere sağlayacağı faydaları kendiniz uygulayarak görebilmeniz mümkün.



Altı Adımda Rahatlama Yolu


Bu adımları haftada birkaç kez uygulayın ve psikolojik olarak rahatlamanın keyfini çıkarın.
Hepimiz zaman zaman hayatın zorluklarının sıkıntısını yaşarız.
Psikolojik rahatlamaya harcanan zaman sıkıntılarınıza doğal yolla deva olur.
Tabi dinlenme (relaxation) başlı başına bir sanat formudur ve öğrenilmesi gerekir.
Zihninizi açmak ve anı yaşamak için bu altı adımı deneyin:

Adım 1: Psikolojik Rahatlama İçin Zaman Yarat

Zaman yaratmak belki zor olabilir ama inan bana, buna değer.
Muhtemelen bir saate ihtiyacın olacak, bir saat olamıyorsa da ayırabildiğin zaman idare edecektir. Bu süre boyunca dikkatinin dağılmayacağına emin ol. Psikolojik rahatlama için aşağıdaki maddeleri uygulamaya çalış.

Adım 2: Dinlen

İlk adım hayatın bugünlerde yaşandığı telaşlı ve hızlı tempodan yavaşlamak.

Bunun için zihninin özgürce dolaşmasına izin verecek çok basit aktiviteler iş görecektir.
Bildik bir yemek pişirmek, müzik dinlemek, bir yürüyüşe çıkmak—senin için en iyi olan şey neyse onu yap.
Eğer ilerlemeli kas gevşemesi ya da meditasyon gibi daha biçimsel bir şey kullanmayı tercih edersen, bu da işe yarar.
Dinlenme için alkolden kaçınmaya çalış— Alkolün yan etkileri vardır ve odaklanmanı sürdürmeni zorlaştırır.
Benzer şekilde televizyon gibi çok dikkat dağıtıcı şeyler de dinlenmeni zorlaştıracaktır.
Zihin açılmak için alana ihtiyaç duyar.

Adım 3: Olumlu duygular bul


Olumlu duyguların yerini saptamak için hafızanı kullan.
Psikolojik rahatlama için hayatındaki iyi bir ana odaklan.

rahatlama ve gevÅŸeme teknikleri ile ilgili resim ile ilgili görsel sonucuÇok büyük bir şey olmak zorunda değil ama ola da bilir.
Basitçe güzel bir koku, iyi yapılmış bir işin verdiği tatmin duygusu hatta yıllar önceden bir hatıra bile işe yarayacaktır.
Bir süre için o hatıraya odaklan ve o duygunun seni tamamen sarmasına izin ver.
İstediğin kadar keşfet.

Adım 4: Şükret

Hayatta minnettarlık hissettiğin bir ya da iki şeyi düşün.
Bunlar herhangi bir şey olabilir ama insanlar genellikle aile ya da arkadaşlık gibi ilişkileri tercih ediyor.

ŞÜKRETMEK RESÄ°M ile ilgili görsel sonucuYa da belki sağlığın hatta son zamanlarda sana küçük bir iyilik yapmış biri bile olabilir.
Zihninin bir süre için bu hissin üzerinde durmasına izin ver.

Adım 5: Geçmişten gelen olumsuz düşüncelere el salla

Zihninin özgürce dolaşmasına izin verdiğinde, bazen olumsuz duygularda takılı kalabilir. Bunları fark etmeye çalış ve olumsuz duyguların uzaklaşmasına izin ver.
Onları bir yana itmek değil, sadece fark etmek ve kabullenmek önemli; tıpkı sokaktan geçerken karşılaştığın bir tanıdığa el sallamak gibi.
Sonra usulca zihnini olumlu bir düşünceye ya da minnettar olduğun bir şeye yeniden odakla.

Adım 6: Derin odaklan

Bir müddet sonra, muhtemelen daha huzurlu bir ruhsal duruma gireceksin.
Burada sanki daha fazla zamanın varmış gibi hissedeceksin… …
…ve bu zaman sana ait.
Şimdi seçme hakkına sahipsin.
Eğer bu şekilde olmaktan keyif alıyorsan, devam et.
Eğer durumu devam ettirecek meditasyona yönelik bir şey varsa aklında, dikkatini ona verebilirsin.
Okumaya niyetlendiğin bir kitabı aç, günlük yazmaya başla, bir resim çiz ya da ilgilendiğin şey neyse onu yap.
Ama eğer bir aktivite seçersen, bunun derin odak halini bozmayacak bir şey olduğuna emin ol.
Televizyonu açmak, örneğin, büyük olasılıkla anı mahvedecektir.
Online alışveriş, haberleri okumak ya da video oyunları oynamak hissiyatı devam ettirmeye yardımcı olmayacaktır.
Tüm bunlardan çok daha iyisi derin odak hissini uzatabildiğin kadar uzatmak  hatta anın tadını çıkarmaktan başka hiçbir şeye odaklanmıyor olsan bile.
Aslında: özellikle anın tadını çıkarmaktan başka hiçbir şeye odaklanmıyorsan.
~~~~~~~
Neden haftada birkaç kez bu altı adımı denemeyesin ve seni nasıl hissettirdiğini görmeyesin ki…?

Alıntı :

https://youtu.be/ypEaqHMlB7Q


Günün Sözü :

ŞÜKRETMEK RESİM ile ilgili görsel sonucu

İbrahim Birol, http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
11 Temmuz 2018, Antalya- Turkey







DENİZ KIZI EFTALYA


Gazi Paşa bu saatte masasına beni değil Deniz Kızı Eftalya’yı çağırsın


Merhaba Gönül Dostlarım,

Boğaz’  ın en güzel köşelerinden biri olan Büyükdere’ nin sakinleri, o yaz mevsiminde gece vakti akın akın sahile iniyorlardı. Çünkü hepsinin ruhunu okşayan bir ses geliyordu denizin enginlerinden tuzlu iyot kokularına karışarak.
Adeta büyülenmiş gibi o muazzam musikiye kaptırıyorlar kendilerini ve efsanesi kısa sürede bütün şehre, şehir ne kelime tüm ülkeye yayılan Deniz Kızı’ nın hikayesini anlatıyorlardı dilden dile...


DENİZ KIZI EFTALYA
(Atanasia Yeorgiadu) (Eftalya Işılay)
1891 yılında İstanbul Büyükdere’ de dünyaya gelmiştir. Asıl adı “Atanasia Yeorgiadu” dur.
Bir subay olan babasının, konuklarına saz çaldığı zamanlarda şarkılar söyleyerek müzik yaşamına başlayan Eftalya, Galata semtinin çalgılı kahvelerinde sahneye çıktı. İlk dönemlerde, adının kantocular arasında geçmemesinin nedeni, o zamanlarda şarkı ve türkü yorumlamasından kaynaklanmaktadır. Udi Yorgo Bacanos' un ağabeyi müzisyen Ale...ko Bacanos, Eftalya' nın sesinden etkilenerek "Gel ey denizin nazlı kızı nuş-i şarab et" adlı dönemin ünlü şarkılarından birini bestelemiştir.


Gazi Paşa bu saatte masasına beni değil Deniz Kızı Eftalya’yı çağırsınEftalya Hanım'ın Galata kahvelerinde başlayan müzik yaşamı, Türk müziğinin önemli bestecilerinden kemancı Sadi Işılay ile evliliğinden sonra değişti. İlk plaklarını 1923 - 1926 yılları arasında, eşiyle birlikte Fransa'da doldurdu. Aynı dönem Avrupa ve Ortadoğu' da konserler verdi. Dâr-ül Elhan (İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı) adına plak dolduran ilk gayrimüslim sanatçı olmasından dolayı tepki çekmemek amacıyla, doldurduğu 30 kadar plakta kendi adı yerine takma Türk isimleri kullandı. 1927 sonrası doldurduğu plak sayısı 50'ye yaklaştı. Müzik hayatında Sadi Işılay ile evlenmesinin etkili bir rolü olmuştur.
Atatürk'ün huzuruna çıkıp söylediği şarkılar beğenildikten sonra sanatçı, 1930 yılından sonra doldurduğu plaklarda adını gizlememiş, adı plak kapaklarında "Deniz Kızı Eftalya Hanım" biçimiyle yer almıştır. Deniz Kızı Eftalya isminin nereden geldiğini kendisi şöyle açıklamıştır:
“Ben beş-altı yaşımdan beri bu ismi taşırım... Hatta daha garibi “Eftalya” ismini yadırgarım... Asıl ismim “Deniz Kızı” imiş gibi gelir... Deniz Kızı ismi bana nasıl verildi? "Çok küçüktüm. Babam saza pek meraklı idi... Babamın misafirleri geldiği zaman o saz çalar, ben de şarkı söylerdim. Büyükdere’ de otururduk. Mehtaplı gecelerde daima sandal gezileri yapardık... O zaman babam sandalda bütün gece bana şarkı söyletirdi... Sesim az zamanda bütün Boğaziçi’ nde meşhur olmuştu... Geceleri mehtapta bizim sandalın arkasına 20-30 sandal takılır, beni dinlerlerdi... Fakat hiç kimse benim kim olduğumu bilmiyordu... Halbuki incecik sesiyle şarkı söyleyen bu gece şarkıcısına bir isim koymak lazımdı. 'Deniz Kızı' demeye başladılar... İşte Deniz Kızı bu beş yaşındaki Eftalya idi."
Eftalya Hanım'ın 25 yıla yakın bir dönem boyunca sürdürdüğü sanat hayatı, 1936 yılında adına düzenlenen ve dört adet Şirket-i Hayriye vapuruyla yapılan jübile gecesi, mehtabiyede üşüyüp hastalanmasından sonra, 15 Mart 1939 yılında yaşamını yitirmesiyle son buldu.
(Alıntıdır)

Gel ey denizin nazlı kızı nuş-i şarab et 
Çık sahile gel sinede bir âlem-i âb et 
Kestane bakışlarla beni mest-ü harab et 
Çık sahile gel sinede bir âlem-i âb et

Sizin yine de yolunuz İstanbul Boğazı kıyılarına düşerse, denize kulak kabartın...
Bakarsınız “Deniz Kızı Eftalya”nın o hüzünlü sesinden okuduğu nameleri duyarsınız. Kim bilir...

https://youtu.be/C4EZzIUDTds

gel ey denizin nazlı kızı youtube ile ilgili video


eski müziklerle ilgili sözler ile ilgili görsel sonucuGünün Sözü :


İbrahim Birol, httpp://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
5 Temmuz 2018, Antalya-Turkey












ATATÜRK' TEN ANILAR ( 5 )

atatürk ve fikriye ile ilgili görsel sonucu




Merhaba Gönül Dostlarım,

 Daha  önce sizlerle,   ' Atatürk' ten Anılar'  adı altında yayınladığım yazı dizimde  Atatürk  ile ilgi bazı anıları paylaşmıştım.
Büyük Önder ile ilgili aşağıdaki yazıyı okuduğunuzda, bir yaşanmışlıktan ziyade,  hüzün veren trajik  bir hayat ve aşk hikayesini okuduktan sonra, çok derinden etkilenmemek  mümkün değil, 

Önce Kendinizi Sevin, sonra da Sevdiklerinizin, sahip olduklarınızın ve size değer verenlerin kıymetini bilin ki, Mutluluğunuz daim olsun... En iyi dileklerimle. Esen kalın... 
Unutmayın ki, sizin şikayet ettiğiniz yaşamınız, belkide  başkasının hayali olabilir.


Hüznün geçmişinde kalıcı bir renk. Güçlü duygular ve Fikriye Hanım...
Görüntünün olası içeriÄŸi: 1 kiÅŸi, yakın çekimAtatürk'ün Bilinmeyen Hüzünlü Aşk Hikayesi: Fikriye Hanım.
Hepimizin çocukluğumuzdan beri bildiği üzere Atatürk, Latife Hanım'ı sevmiştir ve onunla evlenmiştir.
Fakat Atatürk'ün, Latife Hanım'dan önce Fikriye Hanım ile yaşadığı derin ve trajik bir aşk öyküsü de vardır.
Fikriye Hanım, Yunanistan topraklarında Larisa'da 1897 yılında dünyaya geldi.
Ailesi, Türk halka karşı gerçekleştirilen saldırılar nedeniyle önce Selanik'e, ardından da İstanbul'a taşındı.
İstanbul'a geldiklerinde sırayla annesini, babasını ve son olarak da genç kız kardeşini kaybetti.Bir başına kalan Fikriye'nin amcası, Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın ikinci eşiydi.
Bu üvey akrabalık bağı sebebiyle Mustafa Kemal ve Fikriye birbirlerini sürekli görüyorlardı.Karşılıklı duygular dile getirilmese de, ikisi de olan bitenin farkındaydı.
Zübeyde Hanım ise, kimsesiz bir kız olan Fikriye'yi çok sevmesine rağmen, asla oğluna layık görmüyordu.
Bu sebepten dolayı evlenmelerine katiyen karşıydı.
1920 yılının ortalarında gazetede Mustafa Kemal'in padişah tarafından vermiş idam fermanını okuyunca ise onun yanına gitmeye karar verdi.
Derhal yola çıktı ve tehlikeli güzergahlar üzerinden geçerek Ankara'ya ulaştı.Mustafa Kemal, Fikriye' yi "Nasıl geçti yolculuğunuz? Çok sıkıntı çektiğiniz muhakkaktır ama gönül ferman dinlemiyor, değil mi çocuk?"diyerek karşıladı.
Çankaya Köşkünü çekip çevirdi, çevresindeki herkesin yardımına koşarak çok saygı duyulan biri haline geldi.
Savaş günlerinde el birliğiyle çok çalıştılar.
1922 Yılının eylül ayında Mustafa Kemal İzmir'e çıktı.
Atatürk ve silah arkadaşlarının çalışmak için seçtikleri köşk Latife Hanımın ailesine aitti.Bu vesileyle Latife Hanımla tanıştı.
Latife Hanım genç, yüksek tahsilli, entelektüel ve zeki bir kadındı.Köklü bir aileden geliyordu.Mustafa Kemal Latife'den çok etkilendi.Zübeyde Hanım ise mükemmel bir gelin adayı olduğunu düşünecekti.
Mustafa Kemal Ankara'ya geri döndüğünde Fikriye Hanım'ın çok hasta olduğunu öğrendi.
Fikriye'yi tedavi görmesi için derhal Almanya'ya gönderdi.
Bu sırada Zübeyde Hanım, Latife Hanım'ın ailesinin İzmir'deki evinde vefat etti.
Mustafa Kemal annesinin son isteğini gerçekleştirmek istedi ve Latife Hanım ile evlendi.
Zaten Latife Hanım gibi zeki, tahsilli birinin Türk kadınına çok iyi örnek olacağını düşünmekteydi.
Bu sırada Almanya'da tedavi gören Fikriye Hanım ise Mustafa Kemal'in evlendiği haberini gazetelerden öğrendi.
Bunun üzerine ilk fırsatta yola çıktı ve Türkiye'ye döndü.
Fikriye, Çankaya Köşkünün kapısına dayandı.
Bir zamanlar hanımı olduğu köşkte elbette ki hoş karşılanmadı.
Sonrasında yaşanan olaylar kesin bir gerçeklikle bilinmiyor fakat söylentiler çok...
Bazı söylentilere göre Fikriye Hanım yaşananları gururuna yediremeyerek intihar etti.
Mustafa Kemal'den hediye olan gümüş tabancasıyla kendisini kalbinden vurdu.
Bazı söylentilere göre de köşkü terketmek üzereyken vurulmuştu.
Sır dolu ölümünden sonra isimsiz bir mezarlığa gömüldü.Kaynak
Can Dündar, Fikriye'nin Etnografya Müzesindeki Atatürk heykelinin altında gömülü olduğunu iddia etti.
Salih Bozok'un notlarında ise Kuğulu Parka defnedildiği belirtiliyordu.
Mezarının yeri bile belli olmayan Fikriye Hanım, ardında cevabı bulunamayan pek çok soru bıraktı...
Ve Mustafa Kemal'in kendisi için yazdığı şiiri:
"İçsem de bir kadeh hayat iksirinden, zamansız ayrıldım, bilinsin Fikriye’den.
Bıkmadım ki doyayım o narin ellerinden,
Ümmid-i aşkım saracak seni, cefakâr teninden."
 
Alıntı :Tarihin Yaprakları

https://youtu.be/MAMy7FF_vOc


atatürk ve fikriye ile ilgili görsel sonucu

İbrahim Birol, http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
1 Temmuz 2018, Antalya- Turkey