27 Ocak 2018 Cumartesi

HAYAL AĞACIM




HAYAL AĞACIM

hayal ağacım resim ile ilgili görsel sonucu


 Edebiyat


Merhaba Gönül Dostlarım,


Dil ve konuşabilme yeteneği, insanoğluna yaratılışıyla birlikte bağışlanmış ve onu diğer canlılar üzerinde üstün kılmış en önemli özelliklerinden birisidir. İnsan adı verilen bu canlı türünün en üstün özelliği düşünebilmesi ve muhakeme edebilmesidir. Dil-düşünce ilişkisi ise, yüzyıllardan beri araştırılan bir konudur. Kimi dilbilimcilere  göre, dil, düşüncenin evidir. Diğer bir söyleyişle, düşünce ancak dille oluşur ve yine dil sayesinde dış dünyaya aktarılır. Çok yeni sayılabilecek bir bakış açısına göre ise, adlandırma ve kavramlar olmadan düşünce üretilemez. Öyle anlaşılıyor ki insanı insan yapan bu iki temel özelliği, birbiriyle yakından ilgilidir.


Dil, bireye düşünce üretebilme, düşüncelerini dışa vurma, bilgi edinme, geçmişini hatırlama, gününü yaşama, geleceğine yön verme, kişiliğini kazanma, hayatını sürdürme gibi daha pek çok açıdan yardımcı olmaktadır. Bu yönüyle dil, daha çok bireyseldir. Çünkü, kişiliğimiz biraz da dilimizle kazanılır ve kişiliğimiz aslında dilimizde gizlidir. Dil, ferdî ve millî kişilik ve kimliğimizi bünyesinde barındırır. Dil, hayatın her safhasını kapsayan, her an onun içinde yaşadığımız genişçe bir dünyadır. Kısacası, dil, aslında hayatın kendisidir.
Alıntı : Yard. Doç. Dr. Ertuğrul YAMAN, turkedebiyatı.org

Dilimiz Kimliğimizdir: Dilimize Sahip Çıkalım!


Önce Kendinizi Sevin, sonra da Sevdiklerinizin, sahip olduklarınızın ve size değer verenlerin kıymetini bilin ki, Mutluluğunuz daim olsun... En iyi dileklerimle. Esen kalın... 
Unutmayın ki, sizin beğenmediğiniz yaşantınız, bir başkasının hayali olabilir.

HAYAL AĞACIM



hayal ağacım resim ile ilgili görsel sonucuKonfüçyus’a sormuşlar, “Sana bir devleti yönetme yetkisi verilseydi,ilk düzelteceğin, en önemli şey nedir ?”
Ne cevap vermiş biliyor musunuz?
“Dil” demiş. “Önce bir ülkenin dilini düzeltirdim.”
“Çünkü dil düzgün kullanılmazsa insanlar düşüncelerini doğru ifade edemezler.
Düşünceler iyi anlatılamazsa yapılması gereken işler düzgün yapılamaz.
İşler düzgün yapılamazsa düzen bozulur.
Ve düzen bozulursa adaleti sağlayamazsınız”
Sadece Konfüçyus demiyor bunu, Albert Camus de söylemiş uzuuun yıllar önce :
”Benim iki vatanım var, biri Fransa, biri Fransızca. Fransa’ yı korumak için Fransızca’ nın hudutlarında nöbet tutuyorum” diye...
Ne etkileyici değil mi?
Hayat dediğimiz şey tam da böyle aslında. Çok temel , çok basit sandığımız, hiç üstünde durmaya gerek görmediğimiz konular, önümüzdeki en önemli mihenk taşları .
Son zamanlarda sıklıkla söylendiğim, güzelim dilimizdeki bozulmaları düşündüm. Taktığım kelimeler var benim. Duyunca diken diken oluyorum resmen.
Mesela “tabii ki de”.
Yahu canım kardeşim, o “tabii ki”. Zaten onu söylediğin zaman anlamını yeterince veriyorsun, sonuna o manasız “de”yi eklemek niye?
İyice yerleşti yapıştı dilimize, bir silkip atalım ne olursunuz...
Sonra “geri iade”.
Öyle eğitimli, donanımlı insanların ağzından duyuyorum ki şok oluyorum. İkisi aynı şey zaten. “Geri vermek” de veya “iade etmek” de olsun bitsin. “Geri iade” de nedir yahu? “Atlı süvari” der gibi bir şey. Üniversite yıllarında kendi aramızda konuşurken dalga geçmek için söylerdik, şimdi yaygın olarak kullanılır oldu.
Kırk yıllık “kapora” bir reklam filmi sayesinde oldu kaparo. “Gardrop” yerine gardolap diyor insanlar.
Yalnız yazmaları gerekirken yanlız, yanlış yazmaları gerekirken yalnış yazan var.
Kızımın Türkçe öğretmeni söyledi şok oldum, yazı başlıklarının yarısını küçük harfle, yarısını büyük harfle yazan çocuklar varmış ortaokulda!
Dahi anlamındaki de ayrı yazılır, ki bağlacı falan filan, onlara girmiyorum bile...
Otomatik alternatif metin yok.Sosyal medya sağolsun, o da yozlaştırıyor birçok şeyi.
O güzelim “Sağol” lafını “saol” diye yazar olduk.
Halbuki her sözün bir anlamı var. Her anlam bir niyet aslında. “Sağ ol”, sağlıklı ol, iyi ol, artık ne anlıyorsanız, karşı tarafa iyi bir dilekte bulunmak.
Ama “saol” yazdığınız zaman ne demiş oluyorsunuz söyleyeyim; “hiç”.!
V harflerini w yazıyor gençler , bilmem ki farkında mısınız? Cep telefonu mesajlarına bir göz atıverin isterseniz: “Hadi yaw...”lar, “ Ewett”...ler uçuşuyor ortalıkta. Ve bunu “cool” buluyorlar, ve komik buluyorlar.
Komik gelen şey bir defalık yapılır, bir şeyi sürekli ve herkes
( herkez değil herkes!) yapıyorsa o artık komiklikten çıkıp dilin bozulmasıyla sonuçlanıyor.
Özetle bir deli bir kuyuya taş atıyor, binlerce akıllı çıkartamıyoruz onu oradan.
Çıkartmadığımız gibi, o deforme edilmiş ne idüğü belirsiz kelimeleri kullandıkça birer taş da biz atıyoruz o kuyuya.
Ne mi oluyor sonra?
O mis gibi suyun kaynağı kuyularımız “kuruyor” sevgili dostlar. İçinde su yerine taş birikiyor.
Dil bir defa bozuldu mu, çürüyen meyvenin yanlarındaki meyveleri de çürütmesi gibi hızla yayılıyor virüs gibi. Bir süre sonra yaygın yapılan yanlışlar doğrular haline geliyor. En vahimi de bu bence.
Çünkü dil derinliğini kaybediyor. Şarkılar da sığ sözlere boğuluyor mesela. Şimdi düşünün, birine “Gözlerinin içine başka hayal girmesin/ Bana ait çizgiler dikkat et silinmesin” demekle aynı mı bugünün şarkı sözleri?
Türk Sanat Müziği çalınmıyor en çok dinlenen radyolarda. “Enginde yavaş yavaş günün minesi soldu” gibi bir ifadenin insanın ruhuna katacağı boyut nerede, bugünün şarkı sözleri nerede?
Şiir de okumuyoruz artık. O derin ifadelerden uzaklaşıyoruz o yüzden. “Her yanına çiçek yağmış erik ağacının, ışık içinde yüzüyor” diye tarif edildiğinde gözünüzün önüne gelen manzaraya paha biçebilir misiniz?
Dedemin eski mektuplarını buldum geçen gün. Kimini sınıf arkadaşlarına yazmış, kimini iş arkadaşlarına... Hepsi “Azizim” diye başlıyor.
Aziz ne demek biliyor musunuz? “Sevgide üstün tutulan, değerli”.
“Naber kankaaa? “ Haberim yokmuş gibi çek panpa!” gibi hitaplar, o deyimin yanında nasıl da sığ, nasıl da boş kalıyor değil mi?
Lise yıllarında babamın bir hocası varmış, kızdığı zaman dermiş ki “Hakaretimin mızrabını haysiyetinizin telleri üzerinde gezdiriyorum, ses verin”. Çocukken çok gülerdim. “Neydi baba, neydi? Bir daha söylesene....” :)
Şimdi bu yaşımda nedense içimi sızlatıyor. Azarlayacağı öğrencileri için bir öğretmen bundan daha ince bir ifade kullanabilir mi?
Diyeceğim o ki, kullandığımız her kelime bir çeşit kodlama, bir niyet. O yüzden önemli.
İnsanlar kabalaştı diyorsak, önce kendi kullandığınız dile dikkat edeceğiz. Acaba biz nasıl hitap ediyoruz çevremize?
Düşüncelerimizi inci tanesi gibi özenle seçilmiş kelimelerle ifade ettiğimizde ne sonuç alıyoruz , hoyrat ve özensiz kelimeleri sıraladığımızda nereye varıyoruz?
Gün içinde binbir insanla konuşuyoruz. Peki...
Hiç düşündünüz mü, karşınızdakinin ne dediğini “dinliyor musunuz” gerçekten?
Yoksa sadece cevap vermek için mi bekliyorsunuz?
Belki “gerçekten dinlesek” yanıtımız çok farklı olacak.
Daha az kızacağız mesela, daha az haksızlığa uğradığımızı düşüneceğiz.
Belki biz etrafımızdaki canları dinlemeye başladığımızda, birileri de bizi can kulağıyla dinlemeye başlayacak.
O zaman anlayacağız ki meğer sağırmışız biz.
Birbirimizi ancak “dinleyerek” duyabileceğimizi fark edeceğiz.
Daha da önemlisi, o zaman Mevlana’yı anacağız belki de. Hani demiş ya, “Kelimeleri kullanmayan bir ses var. Onu iyi dinle” diye.
O sözün de ne demek olduğunu da anlayacağız.
Kelimelerin benliğimizdeki en değerli hazineler olduğunu bildiğimizde her şey değişecek.
Kaderimiz bile...

Görüntünün olası içeriği: 2 kişi, gülümseyen insanlar, iç mekan


Bige Güven Kızılay
16.01.2017

4:04

Türkçeye Karşı Uydurukça

Matbuat TV
7,1 B görüntüleme
Yeni



Günün Sözü :
İlgili resim


İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
27 Ocak 2018, Antalya




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder