ATATÜRK' Ü NASIL ANLATMALIYIZ  (1)






Merhaba Gönül Dostlarım,

ÇOCUKLARIMIZA ATATÜRK'Ü NASIL ANLATMALIYIZ?
Bir masal kahramanının destanıydı bize anlatılan ve biz de hep aynı cümlelerle ezber ettik. Hepimiz önce resimleriyle tanıdık onu. Adına yazılmış şiirler, şarkılar öğrendik sonra.
Bir masal kahramanının destanıydı bize anlatılan ve biz de hep aynı cümlelerle ezber ettik.
 
Resimlerini, heykellerini ilahlaştırdık, çoğu zaman gerektiği için saygı duyduk anıtının önünde, gerektirdirdiği için astık duvarımıza resmini… Sınavda çıkması muhtemel sorular üzerine öğrenmeye zorlandık yaşamını, yapıtlarını, yaşattıklarını…
 
Ne zaman ki onu yapıtlarıyla olumsuz yargılayan,  kişiliğine, yaşam biçimine, özeline yani insani vasıflarına yönelik değerlerini karalamaya çalışan zihniyetlerle karşılaştık, işte o zaman anlamaya başladık gerçek değerini. Çünkü o zaman gerçek manada nedenini, niçinini sorgulamaya başladık.
Eleştirilebilir olduğunu kavrayabilmek bile attığımız en büyük adımdı.
Aslında onu tartışmaya açan bu zihniyete de çok şey borçluyuz o yüzden. Ama ne söylediğinden bi haber, iddiasının altını dolduramayacak kişilerden içi boş ifadeler, hakaretler duymak hepimizi son derece rahatsız ediyor.
 
İşte tam da bunun için, tüm bunların karşısında bizi güçlü kılacak tek şey onu, iyi, doğru ve tüm gerçekliğiyle tanımaktan geçiyor.
 
Bizler aldığımız ezberci tarih eğitimiyle, önceki neslin öğretileriyle bu konuda ne yazık ki hep yanlış yönlendirildik.
 
Peki Atatürk’ün, ekmeği, son sözü, hakimiyeti, iradeyi saltanat’ ın altın varaklı saraylarından alıp, halkın eline verdiğini çocuklara nasıl anlatmalı?
Kaynak : Prof. Dr. Cihan DURA

Sayın Hocam, siz geleceğimizden sakın endişe duymayın, bugün ve yarın olmak üzere iki bölüm halinde okuyucularımla paylaşacağım her iki yazımda, Cumhuriyetimizi, ulusumuzu vatan topraklarımızı, Bayrağımızı, Dinimizi ve Ezan sesimizi her türlü maddi ve Manevi değerlerimizi emanet edeceğimiz bugünün çocukları yarının gençleri  ulu önder ATATÜRK' ü bizlere aşağıdaki satırlarda nasıl anlatıyorlar. Hep birlikte okuyalım.
Bu yazının yazılmasına ve yayınlanmasına emeği geçenlere sonsuz saygı, sevgi ve şükranlarımı yolluyorum.
Tüm Türk Ailelerine bu satırları önce kendileri okumalarını ve çocuklarına okutmalarını tavsiye ediyorum.

Önce Kendinizi Sevin, sonra da Sevdiklerinizin, sahip olduklarınızın ve size değer verenlerin kıymetini bilin ki, Mutluluğunuz daim olsun... En iyi dileklerimle. Esen kalın... Unutmayın ki, sizin şikayet ettiğiniz yaşamınız, belkide  başkasının hayali olabilir.

Türkiye 9. sınıf öğrencisi 3 gencin Yazdığı Yazıyı Konuşuyor..!


Atatürk’ün hep “kahraman” olduğunu söylediler bize… Düşmanları nasıl yendiğini, ulusunu karanlıktan aydınlığa nasıl çıkardığını, yurdu nasıl kurtardığını, zaferden zafere nasıl koştuğunu, yurtsever biri olduğunu ve ulusu için neler yaptığını, her başarıyı kendisine değil de ulusuna mal ettiğini, dünyaya hükmeden kararlı bir devlet adamı olduğunu anlattılar. Her söyleyen, her söylediğinde gerçekten de haklıydı. O, bizim için hep ulaşılmaz, hep ayrıcalıklı biriydi.
Atatürk’ ü bir “kahraman” olarak değil de bir “insan” olarak düşündünüz mü hiç? Oysa O, saydığımız tüm üstün niteliklerinin yanında bir “insandı”. O da bizim gibi banyo yapan, yemek yiyen, pijama giyen, ağlayan, üzülen, gülen, seven birisiydi. Herkes gibi O’nun yaşamında da hırslar, heyecanlar, öfkeler, iniş ve çıkışlar vardı.
Renkli bir kişiliği vardı… Erleriyle sigara içip sohbet eden, köylüyle ayran bölüşen, şekerli kahve içen, fal baktıran, gecelik entarisi giyen, bağdaş kuran sade bir vatandaştı. Yemek seçmez, sofraya gelen her yemeği yerdi. Karnıyarığı, kuru fasulyeyle pilavı, gül reçelini ve kavrulmuş leblebiyi çok severdi.
Arkadaşlarıyla sokaklarda korumasız yürüyen, Lebon’ a pasta yemeye, Rejans’ a Borç çorbası, Vefa’ya boza içmeye giden, aklına eseni yapmayı seven, özgür ruhlu bir entelektüeldi.
Gramofonunu başucundan ayırmayan, vals ve tangoya bayılan, balolarda genç kızların en gözde kavalyesi olan bir salon adamıydı. Bir iğde ağacının kesilmesine üzülen, bir tayın ölmesine ağlayan, doğayı seven, ulu bir çınarın görkemiyle büyülenen ve bir dalının bile kesilmesine gönlü elvermeyen bu nedenle de o yılların teknolojik olanaklarıyla bir binayı yerinden 4. 80 metre kaydırtan bilinçli bir çevreci, insan sevgisiyle dolu bir askerdi.
Sık sık Sarayburnu’na giderek halkın arasına karışmayı ve onlarla birlikte müzik dinlemeyi çok severdi.
O’na Sarı Paşa derlerdi… Kararlı bir devlet adamı sertliğine ve cesur asker kişiliğine karşın, özel yaşamında çok duygusaldı.

Belki de küllenmemiş aşklarıyla geçmişe özlem duyan, sık sık gözleri dolan bir adamdı… Selanik’ teki çocukluk aşkını ve Fikriye’ yi hiçbir zaman unutamadı. Başka aşklar da yaşadı. O’na neredeyse dönemin bütün kadınları âşıktı. Kadınlar, gazeteden kestikleri fotoğrafını, göğüslerindeki madalyonlarda taşırdı. Eşi Latife Hanım da genç kızlığında, Paris’ te yayımlanan bir dergiden Paşa’ nın fotoğrafını kesip madalyonuna koymuştu. Bunu da ilk karşılaştıklarında Mustafa Kemal’ e  göstermişti. Bu durum, romantik Mustafa Kemal’i, fazlasıyla duygulandırmıştı. O, genç kızlar için düş kurup özledikleri ve bir türlü ulaşamadıkları beyaz atlı bir prens, mavi gözlü çok yakışıklı bir asker, düşlere giren bir masal kahramanıydı.
ataturk resımlerı karakalem ile ilgili görsel sonucuAtatürk, tüm insanlara değer verirdi; ama kadına ve kadın haklarına verdiği değer kuşkusuz tartışılamazdı. Kadını kadın olarak değil de Avrupalılar gibi insan olarak görürdü. Onların eğitimini önemli bulurdu. Kadınların erkeklerden daha bilgili, daha aydın, daha verimli olmaları gerektiğini söylerdi. Kadınları geri kalmış toplumların uygar olmadığını düşünürdü.
Cumhuriyetin ilanından sonra Tarsus’ a gittiğinde O’ nu karşılayanlar arasında Kurtuluş Savaşı kahramanlarından iri yapılı, yağız çehreli Adile Çavuş da vardı. Adile Çavuş saygı, sevgi ve coşkusundan Atatürk’ün önünde yere kapanır, ağlayarak toprağı öper. “Bastığın toprağa kurban olayım Paşa’m! ” der. Atatürk, Adile Çavuş’un elinden tutarak onu yerden kaldırır. “Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.” der ve toplumun anası olarak gördüğü kadını yerden kaldırır.
O, Türk kadınına örnek olsun diye seçtiği, Sorbon’da eğitim gören modern Latife Hanım’la olan evliliğinde çok mutsuz oldu. Bu evliliği sürdüremeyeceğini anlayınca çaresiz kalıp boşandı, kendini bekarlığa mahkum ederek bir daha evlenmemeye and içti. Eşinden ayrıldığı gün gramofonda Sadettin Kaynak’ın şu şarkısını dinleyip ağladı.
Gördüm seni bir gün yeni açmış güle döndüm.
Coştum, şakıyıp aşk okuyan bülbüle döndüm.
Bak ayrılığın şimdi karanlık kucağında
Bir bağrı yanık, boynu bükük sünbüle döndüm.
Ömrü boyunca evlat özlemiyle yanıp tutuşarak manevi çocuklarıyla avundu… Cumhurbaşkanı oldu; ama mutlu bir aile reisi olamadı.

O’nu çoğu kez kahraman bir asker, başarılı bir devlet adamı, kararlı ve cesur bir devrimci, çağdaş bir halkçı, ender rastlanan bir deha; şık giyinen, yakışıklı bir lider fotoğrafı olarak tanıdık, sevdik ve anımsadık…
O, koyduğu eşyaların yerinin değişmesini sevmeyen, değişiklik yapılacaksa bunu yalnızca kendisinin yapması gerektiğini düşünen birisiydi. O’nun doğasında kendisi seçmek ve düzenlemek, kendi istediği yere koymak vardı.
Oysa O, bütün bu değerlerinin arkasında gizlenen, utangaç, ârif, duygulu, seçkin zevkleri ve sanat tutkusu olan, milyonların arasında yaşayan birisiydi.
Kimi zaman acı, kimi zaman özlem çeken, kimi zaman ağlayan, kimi zaman pişmanlıklarla sarsılan bir yalnız adamdı. Bazen bir çocukla gülen, köpeğiyle dertleşen, atıyla yalnızlığını paylaşan bir yalnız adam. O, gerçekten yalnız mıydı? Devrim yapan her lider biraz yalnız değil midir? Halkından hiç kopmayan, halkla arasında perde olmasın diye koruma bile kabul etmeyen bir yönetici nasıl yalnız olabilirdi? Çiftlik’ten tohum almaya gelen köylülerle konuşan, şakalaşan bir halk adamı yalnız olabilir miydi?
Değil yaşarken, öldükten sonra bile yalnız kalmadı. Norveçlilerin “Atatürk gibi olmak” diye bir deyimlerinin, tüm dünyada “Atatürk çiçeği” adıyla bilinen bir çiçeğin olduğunu hepimiz bilmiyor muyuz? Yunan Başkomutanı Trikopis, her “Cumhuriyet Bayramı”nda Atina´daki Türk Büyükelçiliğine giderek Atatürk`ün resminin önüne geçip saygı duruşunda bulunurmuş. Düşmanlarının bile saygı gösterdikleri ulu bir devlet adamı yalnız olabilir mi hiç?
Haiti Cumhurbaşkanı, mezar taşının üzerine “Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm.” cümlesinin yazılmasını vasiyet etmiş. Vasiyeti de yerine getirilmişti. Bu vasiyet bile Ata’mızın hâlâ yaşadığını ve yalnız olmadığını kanıtlamaya yetmez mi?

Devam edecek

https://youtu.be/wjwaFwGp6ik

youtub gördüm seni bir gün ile ilgili video


Günün Sözü :

"Savaşta Türkiye' yi kurtaran, savaştan sonra da Türk Ulusu'nu yeniden dirilten Atatürk'ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır. Her sınıf halkın O' nun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahramana ve modern Türkiye'nin Ata'sına layık bir tezahürden başka bir şey değildir."  

Winston Churchill, İngiltere Başbakanı, 1938

İbrahim Birol,  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
15 Mart 2018, Antalya-Turkey