7 Haziran 2016 Salı


 

 

 

 






Merhaba Değerli Dostlar,
 
Ruhsal gelişimin ana temellerinden bir tanesi farkındalıktır. Temelde insan varlığının bir görünen yönü bir de görünmeyen tarafı var. Ve bunları inceleyen çeşitli disiplinler var. Bunlardan bir kısmı insanın iç, bir kısmı dış yapısını inceliyor. Genellikle içyapısını inceleyen bilime psikoloji adını veriyoruz. Fakat insanın içyapısını inceleyen çalışmalar sadece son yüzyılla sınırlı değil. İnsanlığın idraki, zihni, belli bir seviyeye geldikten sonra insanın içyapısını inceleyen disiplinlerin oluştuğunu görüyoruz.

Hekimlerin yaptığı en büyük hata, hastalarının, ruhsal ve iç dünyalarını göz ardı ederek, hastalıkları ile ilgili yalnız bedensel tedaviye teşebbüs etmeleridir.
İnsan gerek ruhsal ve gerekse bedensel olarak kendi kendinin doktorudur. Sabah kalktığımız  da kendimize kısa bir Check up yapıp bedensel ve ruhsal olarak kendimizi  test etmeliyiz.
İster genç ister ileri yaşlarda bireyler olalım, bunu her sabah yapmak zorundayız. Önce ruhsal olarak o andaki durumumuz ile ilgili  kendimizi kontrol etmeli, daha sonra bedensel olarak hangi bölgelerimizde sıkıntılarımız olduğunu belirlemeliyiz.
Tabii müzminleşmiş veya kronikleşmiş hastalıklarımızı ayrı tutmak şartı ile.  Güne çok iyi başlamaya hazır mıyız? Yoksa bir doktora mı görünmemiz gerektiğine  karar verecek olan yine biz  kendimiz olacağız. Kendimizi her zaman disipline etmek için çaba sarf etmeliyiz.

Eniyi dileklerimle. Her zaman Esen kalın.


Onk. Dr. Halûk Nur Baki'den gerçek bir hatıra..
Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak haddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.
Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış vetedavi için yurt dışına gitmek istemesine ragmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm.
Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan
Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim.
Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış.
Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:
--''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.''
-- ''Niçin?" diye sordum.
--"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"
Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:
--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."
Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yani sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla mezcediyor ve arada bir soru soruyordu.
Vefatına bir hafta kala:
--"Doktor bey'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"
--"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şahadet sana uzun gelir. O anı fark edince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."
O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya
çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim.
Dönüşümde annesi telefon ederek:
--"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." Dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor."
Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.
"Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.
İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair bir işaret sezdim.
Ertesi gün O'na:
--"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin."
Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:
--"Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?"
--"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."
Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:melek resim ile ilgili görsel sonucu
-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:
--Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
--"Doktor Bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!.
Tüm inanan Müslüman kardeşlerimize ve şuan bu yazıyı okuyan bütün kardeşlerimize, RABBİM son nefeslerinde Kelime-i Şehadet getirmeyi nasip etsin. (Amin)
Lütfen;
Okuduysanız beğenin ve arkadaşlarınızın da okuyabilmesi için paylaşın...
Bu yazı hakkındaki düşüncelerinizi yorumlayarak bizlerle paylaşabilirsiniz...
Selam ve dua ile
 


 

Günün Sözü :
Ümitsizlik köyüne gitme; Ümitler var. Karanlığa doğru yürüme; Güneşler var. Mevlana

İbrahim Birol,   http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
Haziran 7, 2016, Antalya